28 Haziran 2020 Pazar

Çamurdan Yaratılış Üzerine


Eski çok tanrılı dinlerde yer alan birçok kavram veya görsel üzerinden semavi dinlere yapılan bir saldırı var. Bu saldırı birçok alanda kendini gösteriyor ama sadece insanın yaratılışı üzerinden yapılan hatalı ironilere değinmek istiyorum. Zaten diğer alanlarda yapılan dezenformasyonun temeli de aynı.

Kur'an'da insanın yaratılışı hakkındaki bazı ayetleri kısaca sıralayalım:

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ط۪ينٍ ...
Sizi balçıktan yaratan O’dur… Enam: 2 
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ ط۪ينٍۚ
İnsanı çamurdan süzülen bir özden yarattık. Mü’minun: 12 

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ
O insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı. Rahman:14

اِنَّ مَثَلَ ع۪يسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Allah katında İsa’nın durumu tıpkı Adem’in durumu gibidir. Âdem’i topraktan yarattı sonra “Ol!" dedi; o da oluştu. Al-i İmran: 59

اَلَّذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ ط۪ينٍۚ
Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve o insanı yaratmaya çamurdan başlayan O’dur. Secde:7

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ...
Ey insanlar! Kabirlerden kalkma konusunda şüpheniz varsa (düşünün): Sizi topraktan, sonra döllenmiş yumurtadan, sonra alakadan, sonra da yapısı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık. Bu, size olup biteni açıklamamız içindir. … Hac: 5

Kitab-ı Mukaddes'te yaratılış

Rab Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu. Yaratılış 2: 7

Mısır Mitolojisinde yaratılış















Yazı girişindeki görselde eski Mısır'ın yaratıcı tanrısı Khnum (Solda), doğum ve bereket tanrıçası Heket (sağda) ile birlikte çömlekçi tezgahında insanı çamurdan yaratırken resmedilmiş. Khnum insanı şekillendirirken Heket ise insanın içine ruhu (ka) koymaktadır. 
Üstteki görselde ise çamurdan insan yaratılışı ironik bir üslupla, dinlerin hemen hepsinin aynı elden çıkan uydurma metinlerin dönüşmüş halleri olduğu tezini savunmak için kullanılmış.
Çamurdan yaratılış Yunan, Sümer, Babil ve hatta Çin mitolojilerinde de yer almaktadır. Daha birçok dinde de yakın anlatıların yer alması muhtemeldir.

Semavi dinler olarak tanımlanan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam'da ilk insan ve peygamber anlatımları mevcuttur. Dolayısıyla bu dinleri ve diğerlerini belirli bir tarih aralığına sıkıştırıp, bunlardan önce var olan birtakım inanışlarda yer alan benzerlikleri, bu dinlerin onlardan yaptıkları aşırmalar gibi görmek makul olmayacaktır. İslam özelinde bakarsak, Allah Resulü'nden (s.a.v.) önceki birtakım durumları anlatan yazı veya videoların altında gördüğümüz "O zaman İslam mı vardı?" yorumlarının ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkar. Hz. İsa ve Hz. Musa'dan çok önce yaşamış olan Hz. İbrahim hakkındaki şu ayet durumu açıklıyor aslında:

مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
İbrahim ne Yahudi ne de Hristiyan’dı. O, doğruya yönelmiş, Allah’a teslim olmuştu. Müşriklerden değildi. Al-i İmran: 67


"Benzerlik" olarak tanımlanan durumlar aslında Allah'ın (c.c.) dininin insanlar arasındaki bitmek bilmeyen deformasyonundan ibarettir. 
Kur'an elçi gönderilmeyen toplumların sorumlu tutulmayacağını söyler (İsra:15). Dolayısıyla her coğrafya bir peygamber ve vahiy ile tanışmıştır. Mevcut bütün dinlerdeki birçok terimsel ve metaforik yakınlığı bu şekilde okumak gerekir.
Devamı »

1 Haziran 2020 Pazartesi

Filistin mi?


Mavi Marmara katliamının 10. yıl dönümü bugün. Çok yazıldı hakkında, çok konuşuldu. Eskittik bunu da belki. Tıpkı bütün Filistin davasında ve katliamlarında olduğu gibi...
Söylenmiş şeyleri söylemeyeceğim. Yeni ne söylenebilir, onu da pek bilmiyorum. Sosyal medya paylaşımlarının altlarında gördüğüm ve gitgide daha sık rastladığım bir yorum şekli var: "Umurumda değil, satmasalardı topraklarını" Bu hezeyan üzerinden birkaç kelam edip çekileceğim. Toprak satan Filistinli oldu mu zamanında? Tabi ki evet. Satıp yurt dışına kaçanlar bundan pişman olduklarını ifadelerinde belirtiyorlar zaten. Peki bunun miktarı neydi, özellikle bugünkü İsrail'in, olmayan ve her sene değişen sınırları düşünüldüğünde? İsrail tarihini üstünkörü okuyan biri bile buna güler ama bu yorumlara o kadar çok rastlıyoruz ki belki böyle bir düşünceye sahip birisi okur diye farklı bir açıdan değerlendirmek istedim.

Bugün ülkemizdeki yabancı mülkiyet sayısı resmi verilere göre yaklaşık 350.000. Muhtemel bir gelecekte, diyelim ki İngilizler veya Almanlar; vatansever Türk vatandaşlarının kendi rızalarıyla sattığı bu taşınmazlar üzerinde korsan bir devlet kurdular ve birçok terör çetesiyle de diğer bölgeleri ele geçirmeye başladılar. Ülkemizi parçaladılar. Evet artık parçalamalar bu şekilde olmuyor, kabul; ama mesela diyoruz. "Türk milletini bölemezler, biz Araplara benzemeyiz" sloganları ise kahve muhabbetinden öteye geçemez. Tarihte bunun aksi onlarca örnek var. Sadece başkaları değil biz bile kendi devletimizi onlarca parçaya bölmüşüz zamanında. Hamaseti geçersek, 75 yıl sonra da diyelim ki Pakistan'da yeni nesil arasında şöyle diyorlar: "Hiç umurumda değil, satmasalardı". Başka da sözüm yok hakim bey.
 
Bütün siyasi tartışmaların ötesinde bakabilirsek yaşanan ve yaşanmakta olan vahşete karşı duyarsız kalmamız mümkün değil. Zira İsrail her sene onbinlerce yeni yerleşim alanı açarak Filistinlileri zorla yurtlarından etmektedir. Bu şekilde giderse Filistin kısa süre içinde fiilen yok olmuş olacak. Bu dini bir dava olmanın ötesinde bir insanlık davasıdır.
Mavi Marmara şehitlerinin ve tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Bu arada, bilindiği gibi bugün itibarıyla insanlık yeni bir dönüm noktasına daha girdi. Tarihte ilk olarak özel bir şirket, uluslararası uzay istasyonuna 2 astronot taşıdı. Kutlu olsun... İnsanoğlu ne acayip, bir yanda uzaya çıkar bir yanda aşağıların aşağısı...

31 Mayıs 2020


Devamı »

9 Mayıs 2020 Cumartesi

Gazoz Kapağı


2019 Ağustos ayında oğlumla mahallede gezerken rastlamıştık bu görüntüye. Çocuklar gazoz kapağı oynuyor. Oturduk ve biraz seyrettik onları. 

Yaşım tutmasına rağmen benim bile oynayamadığım bir oyun bu aslında. Gerçi benim zamanımda  bizim mahallede pek popüler sayılmazdı. Biz konserve kapaklarını çamurla doldurup tam bir yuvarlak plaka elde eder ve onu asfaltta kaydırarak diğer kapakları vurmak suretiyle miskete benzer bir oyun oynardık. Mahallemizdeki çocukların ağzı çok bozuk olduğundan pek fazla çıkamazdık dışarı ama bir kaç oyun arkadaşımız vardı yine de. Bu zamanın ağzı bozukluğundan ise bu kadar kolay kaçmak pek mümkün değil. Her videonun, her gönderinin altında ağzı, aklı veya yüreği foseptik çukuruna benzeyen onlarca kişinin yorumlarına maruz kalıyoruz.

Bu tarz oyunların hemen hepsinde olduğu gibi gazoz kapağı oyununda da temel amaç rakibi/rakipleri ütmektir, yani diğer oyuncuların elindeki bütün kapakları kazanmak. Biraz daha yakın tarihteki, cipslerin içinden çıkan tasoların birbirine vurulup ters döndürülmesi şeklinde oynanan oyunun atası sayılır. Aslında kökeni 1920 veya 1930'larda Hawaii'de oynanan süt kapağı oyununa dayanıyormuş. 

Oynanışı basit. Herhangi bir gazoz kapağını -ister kendi içtiğin ister yolda bulduğun bir kapak- alıp çekiç veya düz bir taşla kapak ezilir ve tam bir yuvarlak haline getirilir. Rakibin yere koyduğu bir ya da -oynayanların ustalığına göre- iki adet kapağın üzerine kendi kapağınızla vurarak onları ters çevirmeye çalışırsınız. Çevirdiğiniz kapaklar sizin olur. Tabi oyuncular kendi kurallarını koyabilirler. Az bulunan gazozlara ait kapaklar daha kıymetlidir. Misketten çok da farklı değil aslında.

Mahalle kültürünün neredeyse yok olduğu kentlerde bu görüntüleri görmek insana umut aşılıyor.

Devamı »

2 Nisan 2020 Perşembe

Sırada Beklemek

Markette kasada sırada bekliyorum. Beş-altı kişiyiz. Bir kaç dakika sonra arkamdaki teyze, dünyada o anda edindiği en büyük dert ile başladı söylenmeye: "Bileydim yan tarafa geçerdim, bu baya yavaşmış, hiç ilerlemiyor." Bir kaç dakika sonra yine aynı bıdı bıdılar. Bunun çok önemli bir konu olmadığı konusunda birkaç kelam ettimse de tabi ki başarılı olamadım. Yerimi de teklif ettim ama olmadı. Belki çocuk acemi, belki işe bugün başladı, belki en öndeki kişinin bir iade işlemi var veya gerçekten kasiyer yavaş birisi, ne var bunda? Kaç dakika kaybettin ki teyzem? İşini herkesten önce görünce, arta kalan zamanında atomu mu parçalayacaksın, Mars'a mı gideceksin, bir virüse ilaç mı bulacaksın kurban olduğum? En kötü ihtimalle, tam bir sanat eseri olan aşk dizisinin ilk on dakikasını kaçırmış olursun. Lüzumsuz yere, teyzemin gösterdiği ön yargının aynısını ona karşı göstermeye başladım.

Sırada bekleme konusunda neden bu kadar agresifiz anlam veremiyorum. Sadece markette değil, hayatımızın her alanında bu böyle: hastanede, tamircide, kamu dairelerinde, sinemada, kafede, pazarda, atmde, pide kuyruğunda... Çay bile demini en az on beş dakikada alıyor. Bomboş işlere zamanımızı cömertçe harcarken en çok tahammül göstermemiz gereken yerlerde aceleci davranıyoruz.
Tüm işi yapana kadar saatler, günler hatta yerine göre aylar geçiyor ama son raddede birkaç dakika ekstra beklemek bizi çıldırtmaya yetiyor. Market örneğinde mesela belki de bir saat markette geziyor, en güzelini, içimize sineni, en uygun fiyatlısını arıyor, buluyor ve atıyoruz sepete ama kasada birkaç dakika beklemeye sabredemiyoruz. Bu durum bize mi özgü yoksa dünya milletlerinde de var mı bilemiyorum ama bunu düzeltsek iyi olacak. Özellikle bekleme konusunda yüksek lisans yapmamız gereken şu günlerde, istemesek bile beklemeyi öğrenmek zorundayız.

Bakıyorum genç kardeşlerim de yukarıdaki teyzemden farksız. Neticede ne görüyorlarsa onu örnek alıyorlar.

Sırada bekleyemeyen, sırasını da bekleyemiyor; sıra ona geldiğinde, gerçekten hareket vakti gelince üzerine düşeni de yap(a)mıyor. "Sıra işte" deyip geçmeyin. Biraz daha ileri gidelim: Sırada bekleyemeyen haddini de bilmiyor.
Devamı »

3 Mart 2020 Salı

Çocuktan Öğrendim - Türk

- Bak oğlum bu bizim bayrağımız, ay ve yıldız.
- Tüyk oldu-u için kıymızı di mi babacım?...
- Evet oğlum...

Devamı »

2 Mart 2020 Pazartesi

Veren El

24 Şubat - 1 Mart 2020, yani geçen hafta vergi haftası imiş. Devlet nedir, vergi nedir, vergisiz olmaz mı, nasıl toplan(malıd)ır gibi antik ve de cevapsız sorulara cevap aramayacağım. Haddime değil zaten. Bilindiği gibi hemen her devletin gelirlerinin çok büyük bir kısmını, vatandaşlardan toplanan vergiler oluşturur. Türkiye'de vergiler gerçekten yüksek mi, adil bir vergilendirme sistemi var mı, vergilerin ne kadarı denetlenebiliyor gibi sorularla da işim yok şu anda.
Fakültede devlet ve vergilendirme sistemleri ile ilgili derslerimiz vardı. Bu derslerden aklımda kalan şey ise sadece insan faktörü.
Dünyada ve ülkemizde özellikle vergi denetimlerinde denetleyicilere bazı teşvikler uygulanıyor, kesilen cezaların belirli bir oranının prim olarak verilmesi gibi. Ancak "dürüstlük övülür ve ölür" ilkesi gereğince manipülasyona oldukça açık olan bu yöntemler, özünde dürüstlük barındırmayan denetleyicilerin, vergi kaçıran taraftan gelen daha yüksek tekliflere de sıcak bakması sorununu doğuruyor, kaçınılmaz olarak.
Kimden nasıl ve ne oranda vergi almalıyız gibi teknik konularla o kadar uğraşıyoruz ki, dürüst vatandaş yetiştiremeyince tüm bu uğraşların çöpe gideceğini fark edemiyoruz. Büyük şirketlerin muhasebe oyunlarıyla vergi kaçırmasından şikayet eden esnafın kendi kaçırdığı vergiyi hiç görmemesi gibi... Dürüst vatandaşlarla dalga geçercesine çıkarılan vergi aflarına ise hiç değinmeyeceğim. Zira bu da aynı problemin bir neticesi. Hırsızlığın teşvik edildiği sistemlerde sadece vergi değil, yönetimin hiçbir kademesinde sağlıklı bir işleyiş beklenemez.
Vergi konusunda sürekli tecrübe ettiğim bir konu hakkında net örnek vererek derdimi anlatmaya çalışayım. Banka aracılığı ile taşınmaz satın alan (satış-ipotek işlemi) Ahmet bey, para transferinin banka üzerinden yapılması nedeniyle, on yıl boyunca her ay kredi taksiti ödeme şartıyla satın aldığı meskenin değerini 100.000TLden aşağı gösterememekte ve 4000TL harç ödemektedir. Öte yandan 10 dönüm tarlayı 1.000.000TL nakit parayla satın alan Mehmet Bey, arada kayıt altına alınabilecek mecburi bir ödeme sistemi olmadığından, parayı elden vererek ve satış değerini de 1.000TL göstererek sadece 40TL harç ödemektedir. Bu konu vergi sisteminin hemen her alanında aynı şekilde işler desek hatalı olmayız. E-fatura dönemine geçilmesiyle birlikte birçok sahtekarlık da engellenmeye başladı ama mesele sadece bir boyuttan başka bir boyuta geçmiş oldu aslında.
"Eğitim şart" klişesi üzerinde biraz düşünelim istiyorum. TDK'da eğitim kelimesinin karşılığı şu şekilde:
"Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye"
Toplum yaşayışı, anlayış, kişilik, terbiye... Ne kadar anahtar ve vurucu kelimeler barındırıyor değil mi?
Bir de öğrenim kelimesine bakalım:
"Herhangi bir meslek, sanat veya iş için gerekli bilgi, beceri ve alışkanlıkların elde edilmesi amacıyla yapılan çalışma, tahsil"
Gelecek nesilleri yetiştirirken bu iki kavramdan hangisi üzerine yoğunlaşılırsa ona göre bir toplum oluşuyor. Bunlar birbirinin alternatifi veya rakibi olan kavramlar değil. Beraber yürütülmeleri gerekiyor. Tahsilsiz insanlarla teknik ilerleme kaydedilemeyeceği gibi, tahsilli hırsızlarla da düze çıkılamaz, çıkılamıyor. Soruları doğru soramayınca bulduğumuz bütün cevaplar naylon oluyor. İnsan yetiştirmek sadece ailenin veya okulun yapabileceği bir şey değildir. Bir Afrika ata sözünde değinildiği gibi: Bir çocuğu yetiştirmek için bütün köye ihtiyaç vardır.
En anarşist düşüncelerde dahi insan faktörü mevcuttur. İnsan yetiştiremeyen sistemler ise hangi yöntemleri seçerlerse seçsinler "ilerleme" yaşayamazlar. En ideal sistemi de kursanız, işin içinde insan varsa muhakkak bir açık da mevcuttur. Bu açığın ortaya çıkması ise sadece zaman meselesi olacaktır.

Devamı »

26 Şubat 2020 Çarşamba

Korona Virüsü ve Kıyamet Alametleri

2019 Aralık ayında Çin'in bir yerlerinde bir yarasa uçarken geçtiği ormanlardan birine dışkısıyla, vücudundaki koronavirüsü bırakıyor. Yaban hayvanlarından biri, muhtemelen bir pangolin (bir çeşit karıncayiyen), bu dışkıdan enfeksiyonu kapıyor. "Eşrefi mahlukat"tan biri ise, güya vücudunu kaplayan ve sadece keratinden ibaret olan pulların bin bir derde deva olduğu gerekçesiyle onu yakalıyor ve Wuhan şehrindeki hayvan pazarına götürüyor. Hastalık da buradan önce tüm şehre ve hızla tüm dünyaya yayılıyor. 

Bu tespit halen kanıtlanmaya muhtaç olsa da yasa dışı avcılığı -gerçi yasa içi olsa ne fark edecek- en çok yapılan ve nesli tehlikede olan küçük bir hayvana (pangolin) yapıp ettiklerimiz ne büyük, ne ibretlik bir faciaya neden oldu/olmakta. Buna benzer olayların örneklerini önümüzdeki yıllarda daha çok göreceğiz anlaşılan.

"Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder." Şûrâ/30

Covid-19 salgını (Dünya Sağlık Örgütü'nün hastalığın adını Covid-19, virüsün adını ise SARS-CoV-2 olarak kabul etmiştir.) ile ilgili istatistiklere göre virüse yakalananlar arasında hayatını kaybedenlerin oranı şu an için yüzde 2.3 civarında. Ancak bu sayı henüz kesin bir veri olarak kabul edilmiyor; çünkü bu hastalığı hafif semptomlarla atlatıp virüsü taşıdığı teşhis edilmeyen kişi sayısı net olarak bilinemiyor. Ayrıca virüs henüz yayılmaya devam ettiğinden net istatistiklere ulaşmak, kısa vadede mümkün görünmüyor.

An itibariyle dünyada tespit edilen enfekte olmuş vaka sayısı 81.322, hayatını kaybedenlerin sayısı 2.770 ve tedavi olup iyileşenlerin sayısı ise 30.322. Devamlı değişen bu verileri ve virüsün yayıldığı ülkeleri anlık olarak şuradan takip edebilirsiniz.

İlk kez Hong Kong'da görülen, koronavirüs çeşitlerinden SARS-CoV'un neden olduğu şiddetli akut solunum yolu sendromu (SARS), 2002-2003 yılında 8 bin civarında kişiyi etkilemiş, virüsü kapanların yüzde 10'u hayatını kaybetmişti. Bu yeni tip koronavirüsten hayatını kaybedenlerin sayısı SARS'ı geçmiş olsa da oran olarak sarsa ulaşmaya uzak görünüyor. Ancak çok daha fazla bir alana yayılmış olması, vaka sayısının fazlalığı ve artmaya devam etmesi, ayrıca henüz bir aşı veya tedavi yönteminin geliştirilememiş olması virüsü oldukça tehlikeli bir hale getiriyor ve zaten hem siyasi hem de toplumsal olarak birçok kaos teorisine konu olan hastalığın pandemiye dönüşmesinden korkuluyor. (Pandemi: Geniş bir coğrafi alana yayılmış olan ve nüfusun geniş bir kesimini etkileyen bulaşıcı hastalık) Ülke olarak bu konudaki mücadelemiz ve tedbirlerimiz ise gerçekten takdire şayan.

Normal grip olarak bilinen influenzada ise ölüm oranı yüzde 0.1. Ancak buna rağmen, milyonlarca insan gribe yakalandığından, her yıl doğrudan veya dolaylı olarak yarım milyondan fazla kişi normal gribe yakalanarak hayatını kaybediyor. Keza sigaraya dayalı sebeplerden veya trafik kazalarında ölen insanların sayısı, Afrika'da günde bir bardak temiz su bulamadığı için ölen  çocukların sayısı (Her gün yaklaşık 1000 çocuk), yine Afrika'da her yıl sıtmadan ölenlerin sayısı (yaklaşık 1 milyon) ya da "barış" getirmek uğruna işgal edilen, bölünen birçok ülkede yapılan zulümlerin neticesinde "medeniyet"in işlediği cinayetlerle ölen insanların sayısı onlarca kat fazla iken, dünya çapında bu kadar infial uyandırmaması, mücadeleyi bırakın muhabbete bile konu olmaması, hatta bunların bir çoğunun doğrudan veya dolaylı olarak öznesi olunması ise oldukça acıklı.

Kıyamet Alametleri

Tabi kıyamet alametleri meselesi de çoğu olayda olduğu gibi yeniden ortaya çıktı. Salgın hastalıkların artması durumu... Sosyal medyada dolaşan bazı paylaşımlarda SARS-CoV-2 hakkında bu cihette yorumlar yapılmış. 
Dikkat edilirse her seferinde, o dönemde yaşayanların çok daha ilerisinde bir tarih adres gösterilerek  (net veya yaklaşık) doğruluğu o dönemde yaşayanlar tarafından test edilemeyecek kıyamet tahminleri yapılır. Hatırımda milenyuma (2000) girerken yaşanan tartışmalar, hatta bazı yabancı tarikatlerin, dünyanın sonu geldi diye toplu olarak intihar etmeleri kalmış. Bir de mayalar vardı tabi ki.
Salgın hastalıklar ise işbu alametler edebiyatının belki de en zayıf halkasıdır. Zira sadece 14. yüzyıldaki veba salgınında (Kara ölüm) tüm dünyada 200 milyona yakın insan hayatını kaybetmiştir. 
1349 yılına ait bu çizim, günümüz Belçika'sındaki bir şehirde vebadan ölenlerin definini gösteriyor.

Bu açıdan savaşlarda, işgallerde ölen insanları es geçerek, bilebildiğimiz tarihteki salgınları genel olarak şöyle bir sıralamaya çalışalım:
- Atina vebası: 5. yüzyıl, Yaklaşık 100.000 kişi öldü
- Justinianus veba salgını: 6. yüzyıl. Yaklaşık 50 milyon kişi öldü
- Kara Veba: 14. yüzyıl. Yaklaşık 200 milyon kişi öldü
- Kanamalı ateş: 16. yüzyıl. Yaklaşık 20 milyon kişi öldü
- Kolera: 19. yüzyıl. Yaklaşık 2 milyon kişi öldü
- İspanyol gribi: 1918. 50 milyondan fazla kişi öldü
- Asya gribi: 1957. Yaklaşık 2 milyon kişi öldü
- Hon Kong gribi: 1968. Yaklaşık 1 milyon kişi öldü
- HIV (Aids): 1982-günümüz. Yaklaşık 32 milyon kişi öldü/ölmeye devam ediyor
- Domuz gribi (H1N1): 2009. 500.000den fazla kişi öldü (Çoğunluğu yaşlılar)

Bunların dışında ölü sayısı çok daha düşük ancak ölüm oranı oldukça yüksek ve henüz tedavisi bulunamayan birçok salgın da mevcuttur.

Kaynaklarla beraber daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪يۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَأْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْـَٔلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِيٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ


Sana kıyamet saatini soruyorlar, ne zaman bastırıp kalacak diye? De ki “Onun bilgisi sadece Rabbimdedir. Vakti gelince onu açıklayacak olan O'dur. Ağırlığı göklerin ve yerin üstüne çökmüştür. Size gelişi ansızın olacaktır.” Sanki haberin varmış gibi, tutup sana soruyorlar. De ki “Onun bilgisi sadece Allah katındadır. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” Araf/187

Asıl konumuza dönersek, Rabbimizin bir çok ayette ısrarla "bilmediğini söyle" dediği bir konu hakkında, sürekli esneterek ve büyük bir inatla Allah Resulü'ne (s.a.v.) Son Saati tahmin ettirme çabamız ilginç. Belki de yaşanan zulümleri meşru gösterip, Son Saat yaklaşıyor perdesini kullanarak, bireysel tepkilerin büyüyüp toplumsal tepkiye ve uyanışa neden olmasını engellemek için yapılan planlı işlerdir bunlar, bil(e)miyorum; ama en azından sonuçlarından birinin bu olduğunu söyleyebilirim. "Zaten ahir zamandayız" diye yaşanan tüm felaketleri, zulümleri sanki daha önce hiç yaşanmamış gibi göstermek hem tarihi gerçekliğe aykırı hem de insana-insanlığa zerre kadar faydası yok.


Fotoğraf: Anthony WALLACE / AFP
Devamı »

Geçmişi unutma

Kim terörist?

Kim terörist?