5 Haziran 2017 Pazartesi

Tutu(namı)yoruz...

Sonuna yetiştiğim şahane bir vaazı şöyle bitirdi vaiz geçen hafta:
"Kişinin oruç tutup tutmadığı Ramazan'dan sonra belli olur. Hacılık Kâbe'de değil, oradan dönünce belli olur. Namazın kabul olunup olmadığı namaz sonrası hayatla belli olur..."

En ağır çalışanımız bile ne kadar etkileniyor olabilir ki belirli bir süre hiçbir şey yememek-içmemek ve cinsî münasebette bulunmamaktan? Çünkü arada ne kadar zaman olursa olsun günde iki defa yiyip-içiyoruz. Hele hele yoksulların hâlinden anlamak gibi anlamsız bir sebebe bağlayıp bu harikülade ibadeti pul etmek de nedir? Planlı bir açlık ile hangi yoksulun hâlinden anlayabiliriz biri bana anlatsın?
Yeme-içme vb. rutininden kurtulup en az çalışan yetilerimizi -akletme, düşünme, sorgulama gibi- bu ay boyunca faaliyete geçirmediğimiz sürece hiç yere aç kalmış olup çıkacağız yine bu aydan. Binbir çeşit yiyeceğin olduğu iftar sofralarını gezerek de bu amaca ulaşmamız mümkün değil. Bugün acaba hangimiz Allah Resulü s.a.v. gibi iftar ediyoruz? Ben etmiyorum...
İyiden iyiye kültürel bir rutin hâline getirdiğimiz oruç ile düzeltebildiğimiz tek bir olumsuz yönümüz, inandığımızı söylediğimiz düsturlara doğru evirdiğimiz tek bir huyumuz dahi var mı? Tutmayanlara laf etmekten, iftara kaç çeşit yemek yapacağımızı-yiyeceğimizi düşünmekten olayın "fazilet" boyutuna geçemiyoruz. Nefsî terbiye ise zaten hiç gündemimizde değil. Kalp kırmanın, sinirlenmenin, bağırıp çağırmanın, doğru düşünememenin mazereti yapıyoruz bir de orucu ki en vahim olanı da bu. Halbuki asıl amaç bunun tam tersiydi. Bir aylık bir kişisel gelişim seminerini, açık büfeli mahalle kavgası gibi geçiriyoruz. Bu şekilde Kadir Gecesi'ne ulaşamayız ve vahiy bize hiç bir zaman nazil olmaz. Takvimsel rastlantılarda arar dururuz Kadir'i...

Tam kendimden ve etrafımdan umudu kesmişken şu âyet ilaç gibi geliyor: 
"Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar..." En'âm Sûresi 116. âyet

Bir de rivayet paylaşalım:
“Oruçlu bir kimse çirkin sözü, çirkin ameli terk etmezse onun yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.” Buhari, Savm, 8. 



20 Mayıs 2017 Cumartesi

İyilik için...

İyilik için söylenen yalan, fitne yaratan gerçeklikten iyidir.
Sâdî - Gülistân

Bu, fıkhımızda dahi yerini bulmuş bir düsturdur. Hatta bazı rivayetlere dayandırılan "hangi durumlarda yalan söylenebilir" başlıklı mevzular var. Hani savaşta veya eşleri birleştirmek için filan. Bilemiyorum, zaten sarsılan birlikteliklerin bir de yalan üzerinden yeniden kurtarılmaya çalışılması ne kadar anlamlı ve hatta doğru? Neyse bizim küçük aklımız bunları almaz, bunları daha akıllı kişiler düşünsün biz de onlara ölünün gassâle teslim olduğu gibi teslim olalım (!)
Sâdî merhumun yazdıklarından alıntı yapıp duruyorum ne zamandır. Ama yukarıdaki cümlesi üzerine biraz düşünmek istedim. İlk başta oldukça mantıklı geliyor ancak tarihte bunun örneği var mı merak ediyorum. Yani iyilikle sonuçlanmış bir yalan var mı gerçekten? Bu cümleyi savunmak için görünürde zarar verici sonuçlar doğurabilecek olan onlarca gerçeklik örneği verilebilir tabi ama bu küçük aklımla ve okuduğum tarih bilgisiyle ve ufak kişisel tecrübelerimle şunu söylemek istiyorum:  Yalanın kimseye faydası olmaz aga. Meretin kendisi fitne zaten, iyilikle sonuçlanması mümkün değil. Kısa vadedeki fayda görüntüsü ise kumar parasından farksız. Hasılı, Sâdî baba, katılmıyorum. Ha belki dedikodudan bahsediyordur, o zaman eyvallah derim. Ama "gıybet"le , "yalan söylememek" elbette ki ayrı konular.
Her ne kadar fayda-zarar analizi yapmasa da bu konu da Mark Twain'cıyım: "Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın."

2 Mayıs 2017 Salı

Ben böyle(mi)yim

Mesele neyin "kişilik" ya da "mizac" olduğu ve neyin "kişiliksizlik" olduğu konusunda net bir ayrım yapabilmekte sanırım. Peki neye göre karar vermeli, iyi-kötü, doğru-yanlış noktasında karar vermek için neyi temel almalı? İnsan keyfiyetini mi, dini mi, kültürü mü, hazzı mı? Ya da hiç kafaya takmadan öyle dümdüz yaşayıp gitmeli mi bu dünyadan? Kim hangisini seçer bilemiyorum ama yaratılmışların icat ettiği tüm değerlerde bir sorun var: Kolpalık. 
"Huyum kurusun, ben de böyleyim işte, ne yapayım" ve türevi savunmalarla karşılaştığımda aklımı kaybetmemek için çok çabalıyorum. Bu söz(msüy)ü söyleyen kişinin kendi yaptığı yanlışı kabul etmemesi bir yana bir de kendi durumunu davranışı için meşru bir altlık yapması... Asıl saç-baş yoldurtan sorun bu. Yine aynı soru çıkıyor karşımıza: Kime göre neye göre yanlış? Burada din veya etik felsefesi yapacak kabiliyette değilim sadece yazılı düşünüyorum. Kendi inandığım din üzerinden anlatmaya çalışırsam tökezleyebilirim; zira bu inancı arayarak bulmadım, içine doğdum ve asıl kaynağına inerek en doğru şekilde inanmaya-yaşamaya çalışıyorum. Eğer farklı bir din coğrafyasında doğsaydım bu sefer de onun köküne inip, hurafelerden arındırılmış halini bulmaya çalışırdım. Doğal olarak da inanacak bir öğreti bulmak için uğraşırdım herkesin yaptığı gibi. Kimi din diyor, kimi hukuk, kimi tabiat, kimi kaos ama herkes bir çeşit inanç arayışında aslında ve bazı uç öğretileri saymazsak herkes sorumuzun cevabı olarak, kendisinden yukarıda-öte bir değeri mihenk taşı olarak kullanıyor. 
Burada bahsi geçen konu pembe takım elbise altına mor ayakkabı giymek, üstüne mohikan tarzı seç kestirmek gibi giyim kuşam vb. tercihler değil elbette.  
"Ben böyleyim" savunmasına geri dönersek, rahatsız edici bir örnek üzerinden bunun ne kadar anlamsız olduğuna bir bakalım. Bir hırsız yakaladınız diyelim ya da bir katil. Herhangi bir tıbbi rahatsızlığın ötesinde sadece bu işi meslek edinmiş veya tercih etmiş olmasına rağmen mahkemede kendisini "Ben de böyleyim işte, beni böyle kabul edin, değiştirmeye çalışmayın lütfen." şeklinde savunuyor olsun. Bu örnekte bize "öyle saçma şey mi olur" dedirten etken nedir? Bu kişiyi, meclislerimizde çıkardığımız kanunların veya dini inancımızın ötesinde neye göre suçlu veya suçsuz sayabiliriz? En basitinden en karmaşığına her türlü eylemimiz, kısa veya uzun vadede başta kendimize ve başkalarına en ufak zarar veriyorsa burada fail nasıl bir savunma getirirse getirirsin bu herhangi bir anlam içeriyor olabilir mi?
Etrafımıza zalimlik-zorbalık yapıp, kan kusturup sonra da bu basit savunmayla geçiştiremeyiz kırılan kalpleri, yenen hakları. Daha gündelik hayatımızda bu sorunu halledemezsek yukarılarda hiç bir meseleyi çözemez hatta bu kolpalığa bir de akademik ve ideolojik kılıflar bularak onu bir hayat tarzı haline getiririz ve getiriyoruz da. Akşam yemeğinde arpa şehriyeli pirinç pilavı olmadığı için kavga çıkaran bir adamla, yukarıdaki katil arasında, davranıştaki yanlışlığın temeli açısından bir farklılık var mıdır? Fark sadece şiddette.
Yani kusura bakma Candan ERÇETİN abla ama "Ne yapayım, ben böyleyim" deyip kenara çekilemezsin. Olmaz öyle...

21 Nisan 2017 Cuma

Bir selâm

"Ben öyle herkesin evinde yiyemem, herkesin yaptığını içim almaz, yiyemiyorum n'apiyim..." diye gittiği misafirlikte, kendisi için ev sahibinin emek verip hazırladığı yiyecekleri ağzına sürmeyip de lokantalarda, fastfoodçularda, pizzacılarda, kebapçılarda elin adamlarının ne idüğü belirsiz malzemelerden yapıp sattığı "şey"leri, üstelik üzerine dünya para vererek hunharca yiyip yutan görsel medya edilgenlerine, yemek seçen zorbalara, tat fukaralarına, mantık âbidelerine ve vefâ yoksunlarına selâm olsun. Sen öyle değil misin? O zaman alınmana gerek yok.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Hiç...

Bu gece
tam 23 tane midye yedim.
Sayıya takılma.
Mevzu şu ki
hiç aklıma gelmedin.

17.03.2017

8 Mart 2017 Çarşamba

Bağ-la-m

" ...sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunlarında... insanlar için bazı yararlar vardır..."
Bakara Sûresi 219. âyet

Nasıl yani? Kur'an'da içki ve kumarın faydası olduğu mu yazıyor? Evet, yazıyor, inanmayan açıp okuyabilir.

Bugün özellikle görsel iletişimin muazzam imkanlara ulaşması sonucu görsel manipülasyonun yolları da geometrik olarak artıyor. O yüzden herhangi bir konu hakkında okuduğumuz, seyrettiğimiz, dinlediğimiz haber, yorum vb. üzerinde hüküm sahibi olmadan önce çok dikkatli araştırmamız şart. Aslına bakarsanız bu durum tarih boyu böyleydi.

"Bi dur dinle" deriz değil mi? Evet, bi durup dinlemeli, ardını-arkasını, başını-sonunu iyice değerlendirmeli, hak ettiği değeri vererek üzerinde düşünmeli ve tüm bunlardan sonra bir sonuca varmalıyız. Gözümle gördüm, kulağımla dinledim, elimle elledim gibi argümanlar hiçbir hüküm için geçerli sebep olamaz.

Mesela Efendimiz (s.a.v.) in "Yürek eti yemezseniz, imanınız olmaz" şeklinde bir söz söylediği rivayet edilir kitaplarda. Bu söz ilk bakışta da son bakışta da anlamsız değil mi? Fakat önyargıları yahut kuru kuruya lafza olduğu gibi inanmayı bir kenara bırakıp bu sözün kimlere ve ne üzerine söylendiğini araştırınca insanın imanı artıyor (araştırmak size kalsın). Tabi bu kadar masum olmayan birçok rivayet var ama şimdi konu bu değil. (Bkz. keçinin yediği Kurân sayfası)

Aynı durum elbette ki âyetler için de söz konusu. Bağlamından kopararak okuduğunuzda tam tersi sonuçlara ulaşıyor ve Kitâb'ı baştan sona çelişkilerle dolu bir hâle getiriyoruz. Mesela "Dinde zorlama yoktur" diye kocaman bir âyet varken bir bakıyorsunuz ki zorlamanın olmadığı tek bir alan bile kalmamış kitaplarımızda. Şükür ki asıl Kitâb elimizde, yoksa insanların uydurduğu şeylere inanmak akıl kârı değil. Tabi aklı bir kenara bırakınca her şey mümkün. "Bu yol akıl yolu değil derler" değil mi, onca âyetle dalga geçercesine.

Girişteki âyetin tamamını mahsus almadım. Okuyanlar, aslında başka bir şeyden bahsedildiğini kolayca anlayacaktır. Bu âyeti daha sonra başka bir konu için tekrar yazacağım ama burada Kur'ân hakkında demek istediğim şey; nasıl ev alırken inşaat mühendisi, araba alırken kırk yıllık oto ustası ve hatta telefon alırken holding sahibi gibi davranıyor, harıl harıl araştırıp, onlarca yerden sorup-soruşturup öyle satın alıyorsak, sonsuz hayatımızla-ahiretimizle ilgili söylenen her şeye hemen inanmayalım, araştıralım. Söyleyenin kim olduğu da önemli değil. Hesap gününde herkes ferd olarak hesaba çekilecek ve "Falanca böyle dediydi, ben de ona uydum" dememiz de bir işe yaramayacak. Kitâbımız hepimizin önünde, açık ve anlaşılır. Yarım saatlik araştırmayla bize yetecek doğru anlamı bulamayacağımız tek bir ayet mevcut eğil. Anlamadığımız şeyden bizi niye sorumlu tutsun ki Yaradan. Yeter ki çabalayalım, ucuz din tâcirlerine prim vermeyelim. Allah aşkına!

6 Mart 2017 Pazartesi

Age of Mythology - Soundtrack

Haber programlarında bile fon müziği olarak kullanılıyordu. Efsane oyunun harika soundtracki. Umarım keyifle dinler, eskiyi yâd edersiniz.

2 Mart 2017 Perşembe

Hangisi?

Sizin elinizde hangisi var? Ya da siz hangisisiniz?

30/10/2016 Star Gözleme'nin duvarından - Kütahya 


12 Şubat 2017 Pazar

Konuş-ma...

Ağızla dil nedir, akıl sahibi?
Bir hazine anahtarı değil mi?
Kapı kapalıysa, kim nerden bilsin
İçerdeki cevâhir mi, çerçi mi?

Sâdî - Gülistân

5 Şubat 2017 Pazar

Aşırı israf...

Her canlı içine doğduğu veya bir şekilde yaşamaya mecbur bırakıldığı ortama, hayat şartlarına alışıyor ama  tek hücreli canlılardan veya hayvanlardan farklı olarak şuur sahibi olduğu iddiasında olan insan, nedense bu "alışma"yı hayat felsefesi haline getirmiş gibi görünüyor. 
Benim için lüks olan bir eşya, maaşı dolgun kardeşlerimiz için bir ihtiyaç oluyor mesela. Ya da benim için vazgeçilmez olan bir harcama, benden çok daha aşağı gelire sahip bir kardeşimiz için hayalden ibaret. Peki "ihtiyaç","israf" adını verdiğimiz şeyler gerçekten bu kadar göreceli mi?...
Çankırı'da bir dinlenme tesisinin tuvaletinde gördüğüm bu uyarı  levhası, çaresizliğin hangi boyutlara vardığını gösteriyor. Hani israf ediyonuz bari israfta aşırılığa gitmeyin diye yalvarıyor...

18 Aralık 2016 Pazar

Bin kere nasıl?!

video


Yemen'de, Irak'ta, Afganistan'da, Arakan'da, Filistin'de, Suriye'de, Türkistan'da, Güney Amerika'da, Afrikada hasılı dünyanın dört bir yanında tarih boyunca bu kadar ölüme, cinayete, zulme doğrudan veya dolaylı olarak neden olup da akşamları kendi çocuklarının başlarını nasıl okşayabiliyorlar, nasıl uyuyabiliyorlar?! 

Sana nasıl olduğunu söyleyim mi? Sadece bir su kuyusu olsa onlarca çocuğun ve toplamda milyonu aşan çocuğun hayatta kalabileceğini, bir kaç tane battaniyesi ve biraz kuru gıdası olsa ailesini hayatta tutabilecek binlerce insanın olduğunu, ufak ve ucuz bir operasyonla gözündeki kataraktı alınarak görmeye başlayabilecek kardeşlerimiz olduğunu bildiğimiz halde (liste o kadar uzatılabilir ki...) biz hâlen nasıl bu şekilde yaşayabiliyorsak işte o caniler de öyle yaşıyorlar. Buna alışmak deniyor sanırım. 

Çünkü ne büyük dertlerimiz var bizim... Yeni bir telefon, araba, ev-arsa filan almamız lazım. Koltuk takımını yenilememiz lazım. Çiçek-böcek almamız lazım. Eşimize-dostumuza sürpriz hediyeler almamız lazım. Sigaraya ayda bir asgari ücret vermemiz lazım. Çocuğa yeni oyuncak almamız lazım. Tatile gitmemiz lazım. Şundan yememiz, bundan giymemiz lazım. Bunlar hep ihtiyaç! Çok büyük dertlerimiz var bizim...

Bu hayatın, bu israfın, bu umursamazlığın, bu yüzsüzlüğün, bu nankörlüğün, bu aymazlığın hesabı nasıl verilir?! Hem ülkenin hem dünyanın dört bir yanı yangın yeri iken...

Dur, şu mesaja cevap vereyim de yokluk içindeki insanlara beş lira bağışlamış olayım ve sen de biraz daha oyalan sevap kazandım diye ey vicdanım...
En tuhafı da ne biliyor musun: Tüm bu zulümleri yapanların ya da duyarsızca yaşayan tüm bu insanların, yani hepimizin de bir zamanlar bebek olması. Şimdi ise bebek katililer...

14 Kasım 2016 Pazartesi

Bekleyiş...

Kim bilir kaç yıldır oradasın, ana yolun kenarında... Yıllardır bir beton parçasının üstündeydin, kim verdiyse biri sana bir sandalye vermiş. Ben niye düşünemedim bilmem. Yüreğimde yeterli merhamet yok demek ki. 
Yanından yürüyerek geçerken ya da arabalarının içinden, tepki gösterdiğini bildikleri halde sana bağırarak adını söyleyen ve kendilerine "akıllı" sana ise "deli" diyen insanlara inat, yılın her günü, yaz-kış demeden sabahın köründen akşama kadar oradasın. Tamam, hepimiz bir şeyler bekler dururuz ömür boyu da sen neyi ya da kimi bekliyorsun be Ziya abi? Sıcağın ve soğuğun kavurduğu yüzündeki özlem nedir? Hangimizin yaptığı delilik? 
Neyse boş ver abi, sen mandalinanı soymaya devam et...