2 Kasım 2017 Perşembe

İl(l)etişim ve Fosyal Zamazingolar

"Eskiden böyle miydi, telefon mu vardı, internet mi vardı; ama insanlar verdiği sözde dururdu" tarzında basit (adi anlamında değil, "simple" anlamında) eleştirilerle günümüz yaşam şeklini eleştirmek pek anlamlı değil. Eleştirilecek bir çok yönü olduğu doğrudur -her çağ gibi- ancak bu ve nevi cümleler, bu yaşam şeklini devam ettirmemizi engelleyemez. "İnsan yediği şeyi paylaşır mı, gittiğin yerlerden kime ne?" diye eleştiren kişiyi bir kaç yıl sonra hunharca bu tür paylaşımları yaparken görüyorsunuz. Çok da fazla olmayan bir zaman önce fotoğraf kameralarının objektifini kendine çevirip fotoğraf çeken insanlar dünya kırosu, bu şekilde çekilen fotoğraflar da horseshit muamelesi görürken bugün yerlisinden yabancısına en ünlüsünden ünsüzüne herkes bu çılgınlığı yapıyor.
Hiç bir nesil bir önceki gibi yaşamadı, yaşamıyor, yaşayamaz da. Aynı coğrafyada veya farklı kıtalarda olması da farketmez. Dulkadiroğlu Mehmet Bey zamanındaki biri ile II. Mahmud zamanındaki biri gibi... Yahut Hammurabi zamanındaki ile Napoleon zamanındaki... Biz nasıl babalarımız gibi yaşamıyorsak onlar da kendi babaları gibi yaşamamıştı. Bu çağda ve özellikle milenyumda teknolojik gelişmelerin hayatın her alanını çok hızlı şekilde etkilediği, değiştirdiği su götürmez bir gerçek ancak eğer bir davranış şekli erdemli veya anlamlı değilse ve sağlam bir pencereden eleştiri yapılırsa üzerinden kaç yıl geçerse geçsin veya kaç milyon kişi onu yapıyor olursa olsun yine de ona bulaş(a)mazsınız. Hiçbir teknolojik gelişme de sizi manipüle edemez.
Yazdığımız bir yazıyı, yediğimiz bir yiyeceği, gittiğimiz bir yeri, oturduğumuz-kalktığımız her anı teknoloji üzerinden özelde listemizdeki ve genelde ise tüm ağdaki insanlara gösterme çabası basit bir ihtiyaçtan mı kaynaklanıyor yoksa herkes böyle davrandığı için kendiliğinden oluşan bir özenmeden mi ibaret? Peki ihtiyaç nedir? Bugün bu davranışların bazılarımıza abes gelmesinin nedeni bunların barınma, yemek gibi temel ihtiyaçlardan olmaması mı? Evet, dünyanın çok büyük bir kısmı açlık ve savaşlarla boğuşuyor ve bu şekilde teknolojik nimetlerden faydalanamıyor ama bu durum, böyle yaşayan insanlar için bir çeşit sosyal aktivite haline gelen bu eylemleri anlamsız kılar mı? "Paylaşım" dediğimiz şey bu insanlar için bir ihtiyaç halini almamış mıdır? Böyle sorunca anlamlı gibi oldu. Rahatsız edici bir örnekten sorumuzu yenileyelim/yineleyelim: Senin paran sınırlı diye 2010 model Doblo'ya biniyorsun ama öbürünün milyon dolarları var ve onun dübürü bir Bugatti'ye "ihtiyaç" duyuyor. Ha belki inanmazsın ama yardımseverlik konusunda da senden ilerde. Daha yeni bir okul yaptırdı. Gerçi onu da gider göstermiş ama olsun. Adamın parası var ve ihtiyaçları da ona göre. Peki bu tarafa dönüp sen farklı mısın bi bakalım: Burkina Fasolu Fatoumata bir yıl çalışıp bir pantolon alabiliyor anca, sense hangi gün ne giyeceğini şaşırıyorsun. O zaman parandan artırıp eşitlik adına pardon eşitlik diye bir şey yok, adalet adına bir şeyler yap ve ona destek ol. Ama olmaz, telefonumun camı çizilmiş, yenilemem lazım. Lafa gelince de yok'luk edebiyatında doçentlik seviyesindesin. İşte belki de bu çağın en büyük zehri bu: İmkan olarak hep kendimizden yukarıdakileri gösterip bizi gazlıyor. Uygar dünyayla bir olmalıyız, ev(ler)imiz-araba(ları)mız olmalı, paylaşmalıyız (ama sadece resimlerini), hep ilerlemeliyiz, geride kalanlar anca ayak bağı olur...
Dağınık bir anlatım oluyor farkındayım ancak derli toplu anlatılabilecek bir konu değil bu. Hele ki eleştirdiğiniz ortamı bizzat ondan faydalanarak anlatıyorsanız...
Günümüzün iletişim araçları eskiden oldukları gibi bir ihtiyacı gidermekten öte yeni ihtiyaçlar üretiyor ve hatta yaşam şeklimizi, algılarımızı biçimlendiriyor. Gerçekte neyin ihtiyaç olduğunu makul kriterlerle belirlemeye çalışırsak, ya da belirlemekten vazgeçin, çünkü insanın ihtiyaçları belirlenebilir değil, anlamaya çalışırsak işte o zaman bu üretilen ihtiyaçların çılgın birer tüketicisi değil, kullanıcısı oluruz. Aksi takdirde sadece internet imkanları değil, geçen yüzyıl olmayıp artık yaşamımızın vazgeçilmez parçaları olan çamaşır makinesi, buzdolabı gibi aletlere karşı da aynı tepkiyi göstermemiz gerekir ki bu hiçbirimizin işine gelmez.
Konu aslında ne ile yaptığımız değil ne yaptığımız ve nasıl yaptığımız. Eğer dedikodu yanlış ise bunun magazin programları tarafından yapılması veya sosyal medya üzerinden çeşitli sayfalarda paylaşılması bu durumu değiştirmeyecektir. Başkalarıyla beraber aynı sofraya oturmak yerine, yediklerinin fotoğraflarını başkalarına göstermen ayıp ise bunu hangi platformda yaptığının bir önemi yoktur aslında. Düşünün, kısa bir süre önce bu platformlar yokken, gittiğiniz yerlerin fotoğraflarını çekip arkadaşlarınıza ya da akrabalarınıza hatta hiç tanımadığınız insanların evlerine postaladığınızda herkes kafayı yediğinizi düşünürdü; ama bugün aynı şeyi yaptığınızda takdir bile topluyorsunuz. Hatta bu ve bundan daha boş paylaşımlarla hatırı sayılır derecede para kazanan bi dünya insan var. Geleceğin mesleğiymiş... Yanlış anlaşılmasın, tamamen karşısında olmak, yakmak-yıkmaktan ziyade daha anlamlı hale nasıl getirilebilirin sorgulaması bu. Allah aşkına anahaber bültenleri bile artık sitelerden derleme görüntülerle oluşturuluyor. İnternet uzun zamandır var ama bu sosyal dalgamotorlar çıktı çıkalı artık var olmanın ötesine geçip istila etti her yeri. Biz de dünden razıymışız meğer. Ebesinden dedesine, amcasından teyzesine ne de çabuk alıştık. Kullandığı unun, şekerin veya tıraş köpüğünün markasını bile değiştiremeyen insanlar kısa sürede her şeye bakışını değiştirip selfie çekmeye başladı. Mesele değişmeleri değil, bunun nasıl ve ne yönde olduğu. Mesele kazanılanlar değil, kaybedilenler...
Soruları doğru sorup cevapları üzerinde biraz düşünürsek bugün iletişim, sosyallik dediğimiz bir çok şeyin aslında ne kadar da anlamsız olduğunu fark ederiz. Ne bileyim mesela bir sevdiğinizi her gün defalarca arayıp aynı soruları sormak aslında bir iletişim değil ızdıraptan ibarettir. Her an'ınızın fotoğrafını çekip ağda halkın yüce takdirine sunma çabası uyuşturucudan beter bir bağımlılık. Klavye üzerinden yaptığımız her türlü artistlik, karakterimizi kanalizasyon seviyesine bir adım daha yaklaştırıyor. Adamlığı küfür edip tehditler savurmak sanıyor neo-neandertaller. Bu hayattan öncesini bilenler yine eleştiri getirebiliyor, peki içine doğan insanlar ne yapacak? Bu yüzden hangi çağda yaşarsak yaşayalım o dönem için geçerli olan modern moral değerlerin üzerinde bir şeylere inanmadığımız sürece çağın oyuncağı olur çıkarız.
Neyse bitireyim. Bi yere gittiği yok zaten.

15 Ekim 2017 Pazar

Oku...

Kur'an'ın inmesinden maksat güzel huylar kazanmaktır. Yazılı sureyi kurallarıyla okumak değil.

Sâdî - Gülistân

2 Ekim 2017 Pazartesi

Kutlama...

Vakti geldi yine... Hadi aşure yiyip Kerbela'yı "kutlayalım"...(!)
Bu katliama takılıp kalmayalım, aşurenin içine koyacağımız malzemeler kadar bile aklımızda yer işgal etmesin. Sonra yeni Kerbelaların bir daha olmamasını ümit edelim... Niçin, neden, nasıl sorularını sorup da yormayalım değerli zihinlerimizi. Eşimizi, çocuklarımızı, evimizi, arabamızı, telefonumuzu, kıyafetlerimizi düşünelim. Bir Müslüman, daha Hâtem-ül Enbiyâ (s.a.v.) vefat edeli bir kaç sene olmadan nasıl kardeşlerini keser, ilerleyen yıllarda nasıl olur da o'nun torunlarını zehirleyerek, kılıçtan geçirerek katleder gibi boş sorularla meşgul olmayalım. Yeni çıkan diziler var onları düşünelim. Partimizi düşünelim. Alacağımız ihaleleri düşünelim. Yeni bir şeyler almak için krediler çekelim. Sonra yeni Kerbelaların bir daha olmamasını ümit edelim, her gün yenisinin yaşandığı bu kaypak dünyada...
Bir tabak daha almaz mıydınız?

23 Eylül 2017 Cumartesi

Sihirbazlar...

Rahmân ve Rahîm Allahın adıyla,
65. [Büyücüler] Musa'ya: "Ey Musa!" dediler, "[önce] sen mi atacaksın [asânı], yoksa ilk atan biz mi olalım?"
66. [Musa:] "Hayır, [önce] siz atın!" karşılığını verdi. Ve derken onların ipleri ve asâları, yaptıkları sihir marifetiyle, o'na hızla akıyorlarmış gibi göründü;
67. öyle ki, bu yüzden Musa'nın içinde bir korku belirdi. 
68. [Fakat o'na:] "Korkma!" dedik, "Sonunda üstün gelecek olan sensin!
69. [Şimdi] sağ elindeki [asâyı] at, bu [senin attığın] onların düzenlediği her şeyi yutacaktır: [çünkü] onların bütün yaptığı sihirden ibaret; ve zaten sihirbaz, hangi amacı güderse gütsün, asla başarıya ulaşamaz!

Tâhâ Sûresi

Sihir-büyü var mıydı yok muydu tartışmasının ötesinde bu pasajı anlamaya çalışmak lazım. 
Bunun bir ilim olduğu yani "var" olduğu Kur'a'dan açıkça anlaşılıyor. Ancak mahiyetinin bir aldatmacadan ibaret olduğu da yine ilgili pasajlardan kolayca anlaşılabiliyor. Paylaşmak istediğim mesele ise insanların inançlarını kullanarak para veya şan-şöhret kazanan üfürükçülerin çok çok ötesinde. Bunlar oldukça masum kalıyor zira. 
Bilindiği üzere "firavun" özel bir isim değil, fi tarihindeki Mısır hükümdarlarının ünvanı. Ancak kendilerine verilen isim değişse de tebaasını kontrol altında tutmak için iktidarların kullandığı yöntemlerin prensipte değiştiği söylenemez. Beste hep aynı ama entrümanlar farklı. Spor, Televizyon, gazete, dergi, reklam, sinema, tiyatro ve hepsinden önemlisi de sosyal medya, dünün firavunlarının en âlâ sihirbazlarına taş çıkartacak şekilde sistemin göz boyama amacına hizmet ediyor ve işi en temelinden sorgulamanıza bilinçli veya bilinçsiz, planlı veya plansız şekilde zaten engel oluyor. Öyle ki mesela inancınızın temelindeki Zâtın, yani Yaratıcının, bizim durumumuzda Allah'ın varlığını özgürce inkar edebilirsiniz -ki bu normal ve gereklidir de, dileyen inanır dileyen inanmaz- ama belli bazı kişileri ve kurumları hele hele yönetim şeklini vb. tabuları asla eleştiremezsiniz. Bu bir özgürlük olamamanın ötesinde bir çok kesim tarafından size insan muamelesinin yapılmasını bile engelleyen bir suçtur. Bundan büyük sihir olmasa gerek. Herkes belirli alanlarda sözünü geçirecek şekilde sihirbazlarını yerleştirmiştir köşe başlarına ve korku salarlar yüreklere. Sosyal hayatımıza bir bakalım, neler şekillendiriyor, kimler şekillendiriyor. Şöyle olmalı ya da böyle olmamalı dediğimiz konular, hemen vazgeçtiğimiz ya da asla vazgeçemediğimiz şeyler aslında ne kadar makul? Eylemlerimizin arkalarında yatan sebepler dürüstlük, erdem, ihtiyaç yahut inanç gibi kabul edilebilir değerler mi yoksa sadece herkes öyle düşündü(rüldü)ğü için bize de makul gelen metaforlar mı?
Kolay değildir, Allah'tan vahiy alan bir nebî bile korkuyorsa, basit bir hokkabazlık değildir bu. Günümüzdekilere ise direnmeyi bırakın sihrin farkına varmak bile çoğu zaman imkansız. Bu sihir karşısında dik durmak için Kitâb'a daha fazla sarılmaktan başka ne yapılabilir? Âsânın kocaman bir yaratığa dönüşüp oyunları bozduğunu, denizin yarıldığını ve daha nice mucizeleri gören gözler, bir ay gibi bir süre nebîden ayrı kalınca altın buzağı heykeline ilahî bir değer vermeye başlamıştır.
Fakat bu sihrin aslında hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağı garantisini veriyor Allah. Daha ne istiyoruz ki? Sadece biraz samimi olalım inancımızda ve biraz da hareket katalım. Önümüzde aşılacak denizler var ama yola düşmeden yardım gelmez. Ha bi de saf seçmek lazım. Hangisi olacağız? Firavun mu, yardakçı sihirbaz mı yoksa vahyin peşindeki Musa mı?

31 Ağustos 2017 Perşembe

Bayram...

Hadi bayram edelim...

-alıntı-

Uzun bir nöbetti bizimkisi… Ümmetin umudu olmak için çıkılan uzun ve zorlu bir yolculuğun nöbeti… Şehir şehir, mahalle mahalle, ev ev tutulacak bir nöbet...
Kimimiz terk etti tepeyi, ganimetlerin peşinden koşup gittik. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplayabildik… Ne evlerimizi koruyabildik, ne şehirlerimizi, ne de nesillerimizi... Tüm tepeleri kaybettik…
Kimimiz karaya çıkınca Allah’ı unuttu... Ne gemide verdiğimiz sözü tutabildik ne de karada adam gibi durabildik… Kimimiz bahçe sahiplerinin imtihanına tutuldu… Kimse görmeden toplayacaktık mahsulümüzü. Büyük bir musibete duçar olduk. Ne mahsul toplayabildik, ne de kimse gördü bizi… Her şeyimizi kaybettik…
Kimimiz amansız bir “vehn” hastalığına yakalandı bu yolda… Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi. Yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık yoldan. AVM’lerin, lüks İslami otellerin, milyarlık iftar sofralarının pençesinde tükenip gittik… Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk… Allah düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu… Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahiretimizi kaybettik…
Kimimiz Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edildi yolda… Bir avuç içmemiz gereken nehirden kana kana, tıksıra tıksıra içtik... Ne sabit kalabildi ayaklarımız, ne de gökten sabır yağdı üzerimize… Dizlerimizin bağı çözüldü… Bizim bu zalimlerle, bu kalabalıklarla başa çıkacak takatimiz yok, biz bu medeniyet karşısında yenildik demekten başka bir şey gelmedi elimizden… İzzetimizi kaybettik… Onurumuzu kaybettik…
Kimimiz Samiri’lerle karşılaştı yolda… Buzağıların peşine takılıp gittik… Sahte böğürtülerin, göz kamaştıran parıltıların büyüsüyle yoldan çıktık. Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımızla değiştirdik. Düşmanlarımızı yakın, dostlarımızı uzak tuttuk. Yakınlaşan düşman dost olmadı amma uzaklaşan dostlarımızı düşman ettik sonunda… Kardeşliğimizi kaybettik…
Kimimiz Züleyha’lara rastladı yolda… Nefsimizin ardına düşüp gittik. Ne Yusuf olabildik ne de ben Allah’tan korkarım dedik… Zindanlar bize göre değildi, yırtılmasına bile fırsat vermeden çıkarıp attık gömleklerimizi… Apart dairelerin tek odalarında, gizli nikahlarla ve sonu gelmez yalanlarla tükenip gittik… Ahirete bir şey bırakmadan ne varsa yaşadık bu dünyada… İffetimizi kaybettik…
Kimimiz Salebe’lere katıldı yolda… Dava için çıktığımız yolda davarların peşine takılıp gittik. Vadi dolusu mallar doyurmadı gözümüzü… Tırnaklarımızla kazanmıştık her şeyi… Allah’ın verdiğini itinayla esirgedik onun yolundan… Daha çok biriktirdik, biriktirmekten vakit bulamadık dağıtmaya, her şeyi anladığımız zaman dağıttığımızı kabul edecek kimse kalmamıştı yanımızda… Şuurumuzu kaybettik…
Kimimiz Kuzman’lara dönüştü yolda… Nice Uhud’lar gördük amma, desinler, görsünler, bilsinler, sevsinler, övsünler diye savaştık… Reklamcılık kapladı tüm benliğimizi… Şan ve şöhretin ardında eriyip gittik… Canımız dâhil her şeyimizi verdik ancak ne şehit olabildik sonunda, ne de kimse övdü bizi… İhlâsımızı kaybettik…
Allah’ın rızasından başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardık yolun başında… Şimdi ellerimizde kaybetmekten korkacağımız çok şey var amma her şeyimiz olan “o bir şeyi” kaybettik sonunda…

20 Ağustos 2017 Pazar

Perhiz & Lahana turşusu

Gittiği piknik yerlerinde milletin bırakıp gittiği çöplere laf edip piknik boyunca ziftlendiği paket paket sigaranın her birinin izmaritini yere fırlatanlara çok gizli bir bilgi vermek istiyorum: o zıkkım doğada yaklaşık iki yılda yok oluyor. Ülkede 20 milyonun üzerinde sigara içen kişi olduğu ve hemen hemen hepsinin izmaritini oraya buraya attığı düşünülürse... ya da boşverin niye düşünülsün ki. Daha kendisine saygısı olmayanın başka herhangi birine veya herhangi bir şeye duyduğu saygı ne kadar samimi olabilir? 
Ha bu arada geçen Bursa kent ormanındaydık. Belediye çok güzel düzenlemiş oraları ama biz hizmeti hak etmiyoruz. Yol kenarlarından ormanın en ücra yerlerine kadar her yere envai çeşit çöp atılmış, üstelik adım başı çöp tenekesi varken. Şuradaki yazının yazıldığı tarihten itibaren ki kendisi bu blogun ilk yazısı olur, kişisel gözlemlerim  çöp atma konusunda master yaptığımızı gösteriyor bana. 
Şimdi yukarıdaki ademoğlu ile bu çöpleri atanlar arasında mantık olarak zerre fark var mı biri söylesin? Yok tabi ki! Çok mu gocundun? Amacıma ulaştım demektir o vakit...

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Bir varmış bir yokmuş

Yokmuşsun gibi
davranmıyorum
Hiç davranmadım
Varmışsın gibi
davranıyordum
Onu bıraktım.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Bir Adın Kalmalı

Kopyala yapıştır paylaşımlardan nefret ediyorum; ama bir zamanlar sabahtan akşama dinlediğimiz ezgilere rast gelince kendimi tutamadım, kızma...

bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet

sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihâvent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nâdân
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam

dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
kaybetmek için erken, sevmek için çok geç

5 Haziran 2017 Pazartesi

Tutu(namı)yoruz...

Sonuna yetiştiğim şahane bir vaazı şöyle bitirdi vaiz geçen hafta:
"Kişinin oruç tutup tutmadığı Ramazan'dan sonra belli olur. Hacılık Kâbe'de değil, oradan dönünce belli olur. Namazın kabul olunup olmadığı namaz sonrası hayatla belli olur..."

En ağır çalışanımız bile ne kadar etkileniyor olabilir ki belirli bir süre hiçbir şey yememek-içmemek ve cinsî münasebette bulunmamaktan? Çünkü arada ne kadar zaman olursa olsun günde iki defa yiyip-içiyoruz. Hele hele yoksulların hâlinden anlamak gibi anlamsız bir sebebe bağlayıp bu harikülade ibadeti pul etmek de nedir? Planlı bir açlık ile hangi yoksulun hâlinden anlayabiliriz biri bana anlatsın?
Yeme-içme vb. rutininden kurtulup en az çalışan yetilerimizi -akletme, düşünme, sorgulama gibi- bu ay boyunca faaliyete geçirmediğimiz sürece hiç yere aç kalmış olup çıkacağız yine bu aydan. Binbir çeşit yiyeceğin olduğu iftar sofralarını gezerek de bu amaca ulaşmamız mümkün değil. Bugün acaba hangimiz Allah Resulü s.a.v. gibi iftar ediyoruz? Ben etmiyorum...
İyiden iyiye kültürel bir rutin hâline getirdiğimiz oruç ile düzeltebildiğimiz tek bir olumsuz yönümüz, inandığımızı söylediğimiz düsturlara doğru evirdiğimiz tek bir huyumuz dahi var mı? Tutmayanlara laf etmekten, iftara kaç çeşit yemek yapacağımızı-yiyeceğimizi düşünmekten olayın "fazilet" boyutuna geçemiyoruz. Nefsî terbiye ise zaten hiç gündemimizde değil. Kalp kırmanın, sinirlenmenin, bağırıp çağırmanın, doğru düşünememenin mazereti yapıyoruz bir de orucu ki en vahim olanı da bu. Halbuki asıl amaç bunun tam tersiydi. Bir aylık bir kişisel gelişim seminerini, açık büfeli mahalle kavgası gibi geçiriyoruz. Bu şekilde Kadir Gecesi'ne ulaşamayız ve vahiy bize hiç bir zaman nazil olmaz. Takvimsel rastlantılarda arar dururuz Kadir'i...

Tam kendimden ve etrafımdan umudu kesmişken şu âyet ilaç gibi geliyor: 
"Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar..." En'âm Sûresi 116. âyet

Bir de rivayet paylaşalım:
“Oruçlu bir kimse çirkin sözü, çirkin ameli terk etmezse onun yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.” Buhari, Savm, 8. 



20 Mayıs 2017 Cumartesi

İyilik için...

İyilik için söylenen yalan, fitne yaratan gerçeklikten iyidir.
Sâdî - Gülistân

Bu, fıkhımızda dahi yerini bulmuş bir düsturdur. Hatta bazı rivayetlere dayandırılan "hangi durumlarda yalan söylenebilir" başlıklı mevzular var. Hani savaşta veya eşleri birleştirmek için filan. Bilemiyorum, zaten sarsılan birlikteliklerin bir de yalan üzerinden yeniden kurtarılmaya çalışılması ne kadar anlamlı ve hatta doğru? Neyse bizim küçük aklımız bunları almaz, bunları daha akıllı kişiler düşünsün biz de onlara ölünün gassâle teslim olduğu gibi teslim olalım (!)
Sâdî merhumun yazdıklarından alıntı yapıp duruyorum ne zamandır. Ama yukarıdaki cümlesi üzerine biraz düşünmek istedim. İlk başta oldukça mantıklı geliyor ancak tarihte bunun örneği var mı merak ediyorum. Yani iyilikle sonuçlanmış bir yalan var mı gerçekten? Bu cümleyi savunmak için görünürde zarar verici sonuçlar doğurabilecek olan onlarca gerçeklik örneği verilebilir tabi ama bu küçük aklımla ve okuduğum tarih bilgisiyle ve ufak kişisel tecrübelerimle şunu söylemek istiyorum:  Yalanın kimseye faydası olmaz aga. Meretin kendisi fitne zaten, iyilikle sonuçlanması mümkün değil. Kısa vadedeki fayda görüntüsü ise kumar parasından farksız. Hasılı, Sâdî baba, katılmıyorum. Ha belki dedikodudan bahsediyordur, o zaman eyvallah derim. Ama "gıybet"le , "yalan söylememek" elbette ki ayrı konular.
Her ne kadar fayda-zarar analizi yapmasa da bu konu da Mark Twain'cıyım: "Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın."

2 Mayıs 2017 Salı

Ben böyle(mi)yim

Mesele neyin "kişilik" ya da "mizac" olduğu ve neyin "kişiliksizlik" olduğu konusunda net bir ayrım yapabilmekte sanırım. Peki neye göre karar vermeli, iyi-kötü, doğru-yanlış noktasında karar vermek için neyi temel almalı? İnsan keyfiyetini mi, dini mi, kültürü mü, hazzı mı? Ya da hiç kafaya takmadan öyle dümdüz yaşayıp gitmeli mi bu dünyadan? Kim hangisini seçer bilemiyorum ama yaratılmışların icat ettiği tüm değerlerde bir sorun var: Kolpalık. 
"Huyum kurusun, ben de böyleyim işte, ne yapayım" ve türevi savunmalarla karşılaştığımda aklımı kaybetmemek için çok çabalıyorum. Bu söz(msüy)ü söyleyen kişinin kendi yaptığı yanlışı kabul etmemesi bir yana bir de kendi durumunu davranışı için meşru bir altlık yapması... Asıl saç-baş yoldurtan sorun bu. Yine aynı soru çıkıyor karşımıza: Kime göre neye göre yanlış? Burada din veya etik felsefesi yapacak kabiliyette değilim sadece yazılı düşünüyorum. Kendi inandığım din üzerinden anlatmaya çalışırsam tökezleyebilirim; zira bu inancı arayarak bulmadım, içine doğdum ve asıl kaynağına inerek en doğru şekilde inanmaya-yaşamaya çalışıyorum. Eğer farklı bir din coğrafyasında doğsaydım bu sefer de onun köküne inip, hurafelerden arındırılmış halini bulmaya çalışırdım. Doğal olarak da inanacak bir öğreti bulmak için uğraşırdım herkesin yaptığı gibi. Kimi din diyor, kimi hukuk, kimi tabiat, kimi kaos ama herkes bir çeşit inanç arayışında aslında ve bazı uç öğretileri saymazsak herkes sorumuzun cevabı olarak, kendisinden yukarıda-öte bir değeri mihenk taşı olarak kullanıyor. 
Burada bahsi geçen konu pembe takım elbise altına mor ayakkabı giymek, üstüne mohikan tarzı seç kestirmek gibi giyim kuşam vb. tercihler değil elbette.  
"Ben böyleyim" savunmasına geri dönersek, rahatsız edici bir örnek üzerinden bunun ne kadar anlamsız olduğuna bir bakalım. Bir hırsız yakaladınız diyelim ya da bir katil. Herhangi bir tıbbi rahatsızlığın ötesinde sadece bu işi meslek edinmiş veya tercih etmiş olmasına rağmen mahkemede kendisini "Ben de böyleyim işte, beni böyle kabul edin, değiştirmeye çalışmayın lütfen." şeklinde savunuyor olsun. Bu örnekte bize "öyle saçma şey mi olur" dedirten etken nedir? Bu kişiyi, meclislerimizde çıkardığımız kanunların veya dini inancımızın ötesinde neye göre suçlu veya suçsuz sayabiliriz? En basitinden en karmaşığına her türlü eylemimiz, kısa veya uzun vadede başta kendimize ve başkalarına en ufak zarar veriyorsa burada fail nasıl bir savunma getirirse getirirsin bu herhangi bir anlam içeriyor olabilir mi?
Etrafımıza zalimlik-zorbalık yapıp, kan kusturup sonra da bu basit savunmayla geçiştiremeyiz kırılan kalpleri, yenen hakları. Daha gündelik hayatımızda bu sorunu halledemezsek yukarılarda hiç bir meseleyi çözemez hatta bu kolpalığa bir de akademik ve ideolojik kılıflar bularak onu bir hayat tarzı haline getiririz ve getiriyoruz da. Akşam yemeğinde arpa şehriyeli pirinç pilavı olmadığı için kavga çıkaran bir adamla, yukarıdaki katil arasında, davranıştaki yanlışlığın temeli açısından bir farklılık var mıdır? Fark sadece şiddette.
Yani kusura bakma Ayten ALPMAN ya da Candan ERÇETİN abla ama "Ne yapayım, ben böyleyim" deyip kenara çekilemezsin. Olmaz öyle...

21 Nisan 2017 Cuma

Bir selâm

"Ben öyle herkesin evinde yiyemem, herkesin yaptığını içim almaz, yiyemiyorum n'apiyim..." diye gittiği misafirlikte, kendisi için ev sahibinin emek verip hazırladığı yiyecekleri ağzına sürmeyip de lokantalarda, fastfoodçularda, pizzacılarda, kebapçılarda elin adamlarının ne idüğü belirsiz malzemelerden yapıp sattığı "şey"leri, üstelik üzerine dünya para vererek hunharca yiyip yutan görsel medya edilgenlerine, yemek seçen zorbalara, tat fukaralarına, mantık âbidelerine ve vefâ yoksunlarına selâm olsun. Sen öyle değil misin? O zaman alınmana gerek yok.