Yazı(m) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazı(m) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2019 Salı

Ömür Kervanı

Aşık Veysel bir kaydında "en son şiirim" olarak nitelendiriyor "Ömür Kervanı"nı. İsmi o mu verdi bilmiyorum ama her yerde bu isimle anılıyor ve önden uyarayım, haddinden fazla hüzünlü bir kayıt. 

Sivaslı bir abim rahmetliyi hatırlıyor: "Kirli şapkasıyla kahveleri gezen upuzun bir adamdı, dilencilik yapardı" diyor, hafif küçümseyerek. Veysel'i şiirleriyle tanıdığım için dilenciliği beni rahatsız etmiyor. Zira dışarıdan "dilencilik" olarak görünen şey, sanata değer vermenin bir çeşidiydi ve tüm ülkede âşıklar bu şekilde geçimlerini sağlıyordu. Esasen bu halen de böyledir. Âşıklar sazlarıyla meclisleri dolaşır, eserlerini icra eder ve geçimliklerini toplarlar. Hepimiz böyle yapmıyor muyuz?

Az önce bahsettiğim ses kaydını ve metin halini aşağıya bırakıyorum. Boğazında düğümlenen kelimeleriyle yüreğimize tercüman olsun... Şatafatlı cümlelerimizin tarif edemeyeceği duyguları, yüzlerce yıllık kültürümüzle yoğrulmuş saf şiiri ile yaşatsın bizlere... Otantik bir şeyler yazayım diye kendimi hiç kasamayacağım ama şöyle biraz "ileri" gidip şunu söylemek istiyorum: Bu şiirler de "öldükten sonra kapanmayan amel defterine" dahildir.


"En son şiirim şu...Yazılalı hemeen hemen bir sene deel de sekiz-dokuz aya vardı. Mart-Nisan arasında, o sıralarda yazmıştım. Ondan sonra da zaten başım ayık kalmadı ki...


Derdim türlü türlü, yoktur ilacım

Hiçbir türlü bulamadım dermanı
Bir dost bulup dem sürmekti amacım
Gam gasavet çevreledi her yanı



Kalemi kırılsın bunu yazanın

Söyler söyler derdi bitmez ozanın
Çağır bağır emir onun söz onun
Yazan katip böyle yazmış fermanı



Bir bahtı karayım gülmedi yüzüm

Neşeli görünür kan ağlar özüm
Kış misali geçti baharım yazım
Kaldırmadı başımdaki dumanı



Dünya dedikleri bir büyük handır

Veysel durmaz ağlar bunca zamandır
Az yaşa, çok yaşa sonu virandır
Bir gün göçün çeker ömür kervanı



Hoşgeldiniz sefa geldiniz, cümleten hakkınızı helal edin."
Devamı »

19 Temmuz 2019 Cuma

Yaşlanınca...


"İnsan yaşlanınca her şeye ilgisini kaybediyor."

Kutluca Köyünden* Ahmet amcanın sözleriydi bunlar. Eski topraklar en azından ilgilerini yaşlanınca kaybediyor. Bizim yetiştirdiğimiz nesillerse sanırım herhangi bir şeye hiç bir zaman gerçek anlamda ilgi duyamayacaklar.
Artık çok çabuk yorulan, çabuk sıkılan ve mümkünse tek bir saç telini bile herhangi bir sebeple feda edemeyen insanların oluşturduğu bir çağı yaşıyoruz ve daha da kötüsü bunu katlayarak devam ettirecek kuşaklar bekliyor bizi. Belki yok oluşumuz da bu sebepten olacak.
Bir çoğumuz haftada en az bir akşam 2-3 saatimizi bir televizyon dizisine ayırıyoruz. Bazımız listesine aldığı filmleri izliyor düzenli olarak. Sosyal medya ise başka bir dünya, günde en az bir saatini harcıyor çoğu. Bu kadar "vakit" ayırarak yapabileceğimiz hayırlı şeyleri sıralamaktansa şöyle desek yanlış olmaz: "Bu kadar düzenli vakit ayırarak yapamayacağımız herhangi bir şey yok." Yukarıda saydıklarım elbette gereksiz işler listesinde başlarda yer almaz, değişen çağın "ihtiyaçları" bunlar; ama önceliklerimiz, bizim nasıl bir hayat kurguladığımızla yakından ilişkili. Yoksa "neden" diye sorgulamalarımız temelsiz oluyor.
Ahmet amca, ilgi kaybını yaşa bağlıyor ama günümüzde ilgisizlik artık her yaşta ve her alanda patolojik bir seviyeye ulaştı. İlgimiz aslında yüksek ama temel insani değerlere değil. Paylaştığımız bir fotoğraf veya yazının beğenilme oranına duyduğumuz ilgiyi kapı komşumuzun ne halde olduğuna duyamıyoruz. Özellikle de eyleme yönelik tepkilere karşı aşırı bir ilgisizliğimiz var.
İlgi kaybımızın nedenlerini bilimsel olarak anlatabilecek yetkinlikte değilim ama bu konuyu hepimiz kendi içimizde cevaplayabiliriz belki de.
Aslında amacım, hiç bitmeyecek sandığımız "zaman" sermayemizin ne kadar kısıtlı olduğunu ve sona gelmeden bunu nasıl daha bereketli kullanabiliriz'i sorgulayan bir kaç kelam etmekti ama yapamadım, konu yine başka bir şekle büründü. Sürekli dırdır eden, her şeyden şikayetçi olan ama hiçbir şeye faydası olmayan insanlar gibi tek yaptığım, bir şeyleri, birilerini eleştirmek. Bunu fark ettiğime göre belki ben de yaşlanıyorumdur.

*Bursa, İznik

Devamı »

11 Nisan 2019 Perşembe

Yüreklerdeki Kara Delik

10 Nisan 2019 tarihi itibariyle bir kara deliğe ait "olay ufku"nu gösteren bir fotoğraf Brüksel'de düzenlenen bir basın toplantısıyla duyuruldu.

2012 yılında, biri Samanyolu’nda, diğeri Messier 87 Galaksisi’nde yer alan iki kara deliği gözlemleme amacıyla Event Horizon adında bir proje başlatıldı. Dünyanın farklı bölgelerine yerleştirilen 8 devasa teleskop sayesinde bu iki kara deliğe ait binlerce veri toplandı ve son iki yıl boyunca bu veriler işlenerek Messier 87 Galaksisi’nin merkezinde bulunan aktif bir süper kütleli kara deliğe ait bu fotoğraf elde edildi.
Dünyamızdan 53 milyon ışık yılı (1 ışık yılı=9.5 trilyon kilometre) uzaklıkta ve Güneş'ten tam 7 milyar kat büyük olan bu kara deliğin olay ufkuna ait olan fotoğraf, aslında kara deliğin 53 milyon yıl önceki durumunu gösteriyor. Yani kara deliğin bugünkü halini gözlemlemek istiyorsak -şu anki imkanlarımızla- bugün kara delikten kopan ışınların 53 milyon yıl sonra bize ulaşmasını beklemek zorundayız. Bu açıdan tarihin en eski fotoğrafı desek hatalı bir tanım yapmış olmayız.
Bugüne kadarki tüm kara delik görselleri simülasyonlarla elde edilmiş yapay görüntülerdir. Bu fotoğraf bu alandaki ilk somut bilgi olma özelliği taşıyor.

Kara delikler üzerlerine gelen ışığı bile yuttuğundan yukarıda gördüğümüz görüntü kara deliği kara delik yapan bölgenin (tekillik) fotoğrafı değil, kara deliğin olay ufku. Olay ufku, ışık ve maddenin kaçamadığı bölgeyi sınırlayan bir alandır. Fotoğrafın merkezinde gördüğümüz siyah oval bölge de kara delik değil. Bu bölge olay ufkunun yavaş yavaş kendine doğru çektiği birikim diskinden kaynaklanan bir gölge. Gölgenin etrafındaki aydınlık bölgeler ise yüksek dönüş hızından dolayı ışımaya uğrayan gazları gösteriyor. Kara deliğin en gizemli noktası olan tekillik fotoğrafta yer almıyor, çünkü bugünkü imkanlarımızla tekilliğin görüntülenmesi imkansız. Ancak bu durum kara deliğin "orada" olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu kadar bilimsel bilgiden ve insanoğlunun ulaştığı bu son teknolojiden sonra biraz dönüp gerçek hayatımıza bakalım istiyorum. 53 milyon ışık yılı ötesinden fotoğraf elde eden insanoğlu, bırakın aynı dünya üzerinde yaşayan kardeşlerini, kapı komşusunun halini bile bilmiyor, daha doğrusu umursamıyor. Uzaktaki yıldız hep daha parlaktır, doğru; ama bizi ayakta tutan, yaşamamızı sağlayan her şey yakınımızdakilerdir. 
Modern hayatın içimizde, yüreğimizde büyüttüğü bir kara delik var ve bu kara delik bütün iyilik imkanlarını, fırsatlarını, bütün vicdanımızı içine doğru çekerek yutuyor. Ortaya ise insana, hayvana, tabiata karşı sevgisi, saygısı, merhameti olmayan ruhsuz, hissiz ama çok akıllı varlıklar çıkarıyor.
Bazı görüşlere göre uzaydaki kara delikler yeni bir doğuşun başlangıcı olabilir. Bilimsel olarak bu henüz ispatlanamadı ama umarım insanoğlu olarak içine düştüğümüz bu kara deliğin böyle bir özelliği vardır...





Devamı »

25 Şubat 2019 Pazartesi

İstisna(lar) vs. Kaide(ler)

İnsan zihni pek sever kuralları, sebep-sonuç ilişkilerini. Onlara uymayı veya değer vermeyi değil belki ama tespit etmeyi ve yazıp-çizmesini sever. Kitaplar yazar üzerine, köyler, şehirler, devletler kurar. Uyması zor gelir ama yine de onlarsız yapamaz.
Resimdeki canlı bir ornitorenk. Avustralya’nın endemik canlılarından biri. Gerçi bu mübarek kıtadaki her şey endemik ve bir o kadar da acayip. Kurallar filan derken ornitorenk ne alaka şimdi? Kısa tutacağım, dur bekle. Yarım metre civarında boyu var ve 2 kilo kadar. Canlıları sınıflandırırken kullanılan kaidelerden biri şudur: Yumurtluyorsa memeli değildir. İşte bu canlı, ekidna (dikenli karıncayiyen) ile beraber yumurtlayan memeliler (prototheria) sınıfını oluşturarak bu kaidenin istisnasını teşkil ediyor efendim. Yumurtlayarak üreyen bu canlılar, yavrularını emzirerek büyütüyorlar, üstelik ciddi zehir barındıran bir pençeye sahipler. Evrim konusundaki tartışmaları şöyle bir kenara bırakıp birazcık epistemolojik açıdan bakmak istiyorum bu canlının bende düşündürdüklerine.
Canlıları inceledik ve onları sınıflandırırken genel kabul gören kaideler oluşturduk. Ancak bilgiye ulaşırken, bilgiyi üretirken hep bazı kırılma noktaları oluştu: istisnalar. Hayatın her alanında bunu görebiliriz. Sosyal bilimlerde istisnaların varlığı anlaşılırdır belki ama fen bilimlerinde dahi istisnaların mevcut olması kafa karıştırıyor. Hayatın hiçbir alanı, keskin ve değişmez değil. Tıbben öldü diye morga kaldırılıp, orada uyanan insanlardan, çok basit operasyonlarda masadan kalkamayan insanlara, dünya düzdür diye direten dogmatik düşünceden bugün yer çekiminin varlığını dahi tartışan bilim adamlarına kadar geniş bir istisna çemberi var elimizde.
Burada önemli olan, bu istisnalara verdiğimiz değer. Yoksa genellemelere karşı olmak anlamsız, öğrenmeyi-anlamayı kolaylaştıran bir tekniktir zira. Bilimin her alanında, bu istisnalar üzerinden gelişim sağlanmıştır desek, hatalı bir cümle kurmuş olmayız. Çünkü istisna, azınlıktır ve ayrıca inkar edilemezdir. Üstünü örtebiliriz ama orada bir hakikat olarak durur. Burnumuzun ucuna konan sinek gibidir, küçücüktür ama oradadır, kaşındırır devamlı. 
Özellikle de insan ile ilgili istisnalar en özelleridir; çünkü her insan bir istisnadır, müstesnadır. 
Kurallarımızı, bakış açımızı belirlerken işte bu istisnaları temel almalıyız, yoksa ıskaladığımız durumların sayısı belki az olur ama gerçeğe ulaşma açısından hep geride kalırız. İstisnaları önemsediğimiz sürece gerçekten âdil olabiliriz, gerçekten sevebiliriz, gerçekten ilerleyebiliriz. Yoksa kurduğumuz her yapı naylon olur, tekerrürden kurtulamayız.
Yani bozar efendim… Konu varlık ise, tek bir istisna bile bütün kaideleri bozar.
Devamı »

21 Şubat 2019 Perşembe

İlk Günah

Cennette mutlu mesut yaşıyorlardı. Dünyada veya öteki alemde, artık o cennet (bahçe) her neredeyse... Günah nedir bilmiyorlardı. Günah bir seçenek değildi belki de. Allah azze ve celle, onlara bir seçenek sundu: "Bundan yemeyin". Sonra kendisine izin verilmiş olan İblis dahil oldu olaya ve kan(dırıl)dılar. Artık günah, onlar için bir seçenek hâlini almıştı. "Pişmanlık" da öyle. Ve utanç da... Örtünmeye çalıştılar ama neyi gizleyebilirlerdi ki Yaradan'dan? Yapamadılar. Sonra yalvardılar, pişman oldular. Malum birisinin yaptığı gibi kendi hataları için Yaradan'ı suçlamadılar ve hatalarını kabul ettiler. Bunu yaptıkça "insan" kalacaklardı. En güzel elbise de buydu zaten. Huzurlu bahçelerinden çıkarıldılar ama ellerinde "en güzel elbise" vardı. Onu giydikleri sürece her yer cennet olacaktı.
Aslında bir düşüş değildi başlarına gelen ya da bir kovulma. İradeden ve tercihten bîhaber yaşarken, iyiliği ve kötülüğü bilinçli olarak seçerek ve bu seçimlerinin de hesabını verip karşılığını sonsuz olarak alacakları bir yaşam şekline dönüşmüştü durumları. Bu bir lütuftu aslında. Belki de tam bir özgürlük... Bunu değerlendirebilirlerse, İblis'in onları kandırmak için söylediği yalanlar gerçek olacaktı.
Devamı »

25 Ocak 2019 Cuma

Evlat Sevgisi & Allah Sevgisi

Bir muhabbet meclisinde bir abim şöyle demişti: "Akşam eve geliyorum ve fark ediyorum ki ben imanımı evladım kadar sevemiyorum..." Biraz durup düşününce fark ettim ki dil ile çok kolay söylenen ama uygulamada çok zor olan bir eylem bu: Allah'ı sevmek.
Evlat sevgisi kişi ile çocuk arasındaki fiziksel bir bağ temelinde oluşan ya da başlayan bir sevgi. Bu bağ her zaman biyolojik şekilde başlamayabilir. Evlatlık çocuklar da aynı şekilde sevilebilir. Ama diğer bütün sevgiler çok daha farklı bir çaba gerektiriyor.
Evladını anlamak gibi bir durumu olmaz çoğu zaman ebeveynlerin. Çoğunlukla elde olmaz bu anlamadan sevme durumu, sadece seversin. Ancak Yaradan'a duyulan sevgi diğer tüm sevgilerin temelindedir ve "Seviyoruz tabi ki" deyip bırakılamaz. İspat ister her daim. Aslında bütün sevgiler böyledir, teoride. Her "normal" insan ailesini sever ama bunu gösteremeyebilir veya farklı şekillerde ifade edebilir. Ancak bir yerde bu sevgi muhakkak kendini gösterir.
Sevgi mefhumunun gereklerini yerine getirmeden varlığından bahsedemeyiz. Evladını, eşini, kardeşlerini veya ebeveynlerini ya da başka herhangi birini her gün dövüp sonra da onları sevdiğini söyleyen bir kişinin samimiyetine inanmak akıl işi olmayacaktır. O zaman Allah'ı veya her neye inanıyorsan o'nu sevmeyi, diğer sevgiler gibi nasıl en derinlerimizde hissedebiliriz? İnandığımız öğretinin ibadetlerini veya gereklerini, sûreten yerine getiriyor olabiliriz. Dışarıdan bakıldığında gerçek mü'min veya dava insanı gibi de görünebiliriz. Fakat iş gerçekten bir fedakarlık yapmaya gelince, işte o zaman rengimiz belli olur. Allah'ın koyduğu sınırlar veya inandığımız öğretilerin düsturları ile evladımızın, eşimizin, dostumuzun, ailemizin istekleri veya "mutluluğu" çatıştığında hangisini tercih ediyorsak, samimiyetimizin seviyesi de o kadardır.
İnanan insan için "evlatlarımız için yaşıyoruz, onlar mutlu olsun yeter" benzeri cümleler, her neye inanılıyor olursa olsun inancı temelinden sarsar. Çünkü insan mutluluğunun sınırları yoktur. Çoğunlukla bizi mutlu eden şeyler, bizim iyiliğimize değildir. Evlatlarımız mutlu etmek uğruna Allah'ın rızası olmayan işler yaparak nasıl din dairesinde kalmayı umabiliriz?
Bir yandan her bir anlamın temeline ve kaynağına "ben"i koyan varoluşçu düşünceyi eleştirirken diğer yandan kendi veya başkalarının keyfi için her fırsatta inancının öğretilerini ötelemek, örselemek veya tamamen görmezden gelmek, büyük ama farkına varılmayan bir paradokstur.
Kur'an'ın "sarp yokuş"dediği ve önce kendimizi boyunduruklarımızdan kurtarmamız gereken durum budur belki de. Sebeplerin sebebini seversek, diğer her şeyi sevmemek için sebebimiz kalmaz.

Hasılı sevgi fedakarlık ister, kurban ister, kendini kurban etmeyi, kendinden kurban etmeyi ister. Habil miyiz yoksa Kabil mi? Karar vermeliyiz artık, çünkü kurbanımız ona göre kabul gör/mey/ecek.


Fotoğraf: Annie Spratt
Devamı »

19 Ocak 2019 Cumartesi

En çok...

En çok sigaranı kıskanıyorum. Hüzünlüyken, neşeliyken, umutluyken, tükenmişken, sağlıklıyken, hastayken, hem de çok hastayken, dinçken, yorgunken, açken, tokken, uykuluyken, uyanıkken, çayın yanında, suyun yanında, benim yanımda... Her zaman onunlasın. Her şeye ama her şeye üşenirken bu merete hiçbir zaman ve zeminde üşenmeyişin beni ölesiye kıskandırıyor. Bu bir paranoya değil, acı gerçeğin daniskası hem de... Kendimi onunla kıyaslamıyorum ama "senin için canımı veririm" gibi şaşalı bir cümle kuran insandan, ben dokunmaya kıyamazken kendisini kendi elleriyle öldürüşünü seyretmekten usandığım için bunu bırakmasını istediğimde makul bir çaba beklemeyi hak ediyor olmalıyım. Evet, insanın herhangi bir alışkanlığını bırakması, ondan vazgeçmesi kolay değildir; hatta en zorudur, bunu çok iyi biliyorum; çünkü o kadar çok şeyden vazgeçtim ki... Kiminden pişmanım, kiminden değilim. Sevgime veya yaptıklarıma karşılık beklemiyorum, sadece biraz çaba bekliyorum ve biraz dürüstlük de fena olmazdı. Her koşulda vazgeçilmezin olmayı çok isterdim, o zıkkım öyle çünkü. Aklımı kaybetmemek için çok çabalıyorum, bunu bil. Gerçi bunları sana anlattım hep... Ben hep anlattım sana, her şeyi; ama bu sadece hüznümü  artırdı ve senin de umursamazlığını...

Ne diyordum? Hah! En çok sigaranı kıskanıyorum...
Devamı »

2 Kasım 2018 Cuma

Mucize (Wonder) (2017) - Film hakkında

Mucize nedir? Gözümüzün önünde belirli veya belirsiz aralıklarla sürekli tekrar eden olaylara çok çabuk alışıyoruz. Normal kabul ettiğimiz durumlar ile mucize olarak adlandırdığımız durumların temelde tek farkının, birinin çok nadir olarak gerçekleştiği gerçeğini gözden kaçırıyoruz. Atomların hareketinden okyanus dalgalarına, hücrelerden gezegenlere, kokoreççi Sami Usta'nın bıçak darbelerinden yıldızların çarpışmasına varana kadar tüm hareketler ve tüm varoluş başlı başına bir mucize aslında. Bu bakış açısıyla normal-anormal farkı dahi ortadan kalkıyor. İşte tam da bu düşüncelere daldıran sıcacık bir film: Mucize

Sadece sıradan bir izleyici gözüyle, spoiler da vermeden, film hakkında bir şeyler yazayım dedim. Umarım haddimi aşmış olmam.

Genetik bir "anomali" nedeniyle doğuştan itibaren bir çok ameliyat geçiren August, yüzünün diğer insanların arasında dolaşmaya "uygun" olmayışı nedeniyle 5. sınıfa kadar evde annesi tarafından öğretim görmüştür. "Doğru mu yaptım?" endişeleri ile annesi onu 5. sınıfta okula gönderiyor ve kahramanımızın hikayesi başlıyor. 
2012'de R. J. Palacio'nun aynı adlı ve çok satan romanından uyarlanan filmde aslında bir tek kahraman yok. Her şey August'un etrafında dönüyor gibi görünse de her bir karakterin yeterli düzeyde anlatımıyla tek kişiye odaklanmıyorsunuz. 

August'un ailesinin zenginliğinin izleyicinin gözünden kaçırılmak istenmesi yönünde yapılan eleştirilere ise katılmıyorum. Zira anlatılan sorunlar paranın çözebildiği veya çözebileceği meseleler değil.

Küçük başrol oyuncumuz Jacob Tremblay, buradaki performansıyla da ümit vaad eden bir oyuncu olacağını gösteriyor. Kendini özleten Julia Roberts, bilge anne rolüne o kadar yakışmış ve rolün hakkını o kadar vermiş ki August ona her sarılışında sizin de sarılasınız geliyor. Şakacı baba rolündeki Owen Wilson ve diğer oyuncuların öyle ahım şahım bir performansı yok ama herkes rolünü başarılı şekilde yapmış. Zaten oyuncuların %80'i çocuk olduğundan istemeseniz bile ısınıyorsunuz ortama.

Çok daha dramatik ve hatta ajitatif yapılabilecekken tam tadında bir duygusallık verilmiş filmde. Gözlere toz filan kaçıyor ama öyle ciğer deşen cinsten bir arabesk yok. Herkese hitap eden ve belirli bir seviyeden giden melodram; harika yerlere yerleştirilmiş bir kaç özlü sözün yardımıyla yine aynı seviyede bir didaktiklik ile süslüyor filmi.

Filmin sonunda verilen, aslında kimsenin "normal" olmadığı, hepimizin kendi içimizde çok "farklı" olduğu, bu anlamda her birimizin kendi varoluşunun bir "mucize" olduğu mesajı filmden aklıma kazınan temel fikir oldu. 
"Ortaokul öğrencilerine kesinlikle izetilmeli" şeklinde yorumlar dolaşıyor internette ama çocukları yetişkinler eğitiyor, bu nedenle hemen hepimizin bu ve bunun gibi filmleri daha çok seyrederek dersler çıkarmamız gerekiyor.

Bu aralar izlediğim en kaliteli filmlerden olan Mucize'yi şiddetle tavsiye ediyorum, ama boş zamanınızda değil, kendisi için ayırdığınız özel bir zamanda ailecek seyrediniz.
Devamı »

11 Ekim 2018 Perşembe

Yalancının mumu...

Sanırım ortaokul yıllarımdaydı, bu atasözünü ilk duyduğumda aklıma takılan bazı noktalar olmuştu: "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar."
İnternetin bu kadar yaygın ve bilginin bu kadar ucuz (değersiz anlamında) olmadığı zamanlarda yaptığım okumalarda hep birbirine yakın açıklamalar vardı. Ortak nokta, yalanın bir şekilde kısa zamanda ortaya çıkacağı hatta daha gün bitmeden gerçeğin kendisini göstereceği şeklindeydi. 
O zamanlar bu atasözü hakkında içimde oluşan ve sebebini izah edemediğim tereddütler ilerleyen yıllarda daha net sorulara dönüştü. Eski zamanlarda, yani insanların günümüzdeki gibi gece en az saat onbir-onikilerde yatmadığı, üçlere-dörtlere kadar tartışma programı veya filmler seyretmediği, kokoreççiye veya dürümcüye gitmediği zamanlarda ortaya çıkan bir atasözü bu. Her gün sabah namazından önce kalkan insanlar, yatsıdan sonra mecburen yatıyorlardı. Mumlar ise akşam ile yatsı vakti arasında yanmaktaydı. Yani yatsıya kadar yanan mum zaten "yaşanan" günün en uç noktasına kadar yanmış olmuyor muydu?
Sahi ne anlatıyor bu atasözü? Bir yalan üzerine kitaplar yazılıyor, devletler kuruluyor, dinler oluşuyor belki ve binlerce yıl devam ediyor bu yalanlar, katmerlenerek. Ömürler tüketiliyor yalanlar üzerine. Hiç de hemen ortaya çıkmıyor bir yalan ve dahi çoğalıyor bakteri gibi. Onu desteklemek için yüzlercesini binlercesini daha üretmek gerekiyor. Yıkılmakta olan bir ev gibi, sürekli destek sütunlar dikiliyor. 
Yalanın tez zamanda kendisini göstereceğini düşünmek, pedagojik olarak faydalı olabilir belki ama bu durum hayatın gerçekleriyle hiçbir zaman ve zeminde uyuşmuyor.
Babamla bir keresinde bu konu hakkında konuşmuş ve kendisinden ikna edici bir açıklama almıştım. Şimdi internette bir arama yaptığımda az da olsa 2007 ve 2014 yıllarına ait aynı açıklamalı girişlerin olduğunu gördüm. Aşağıya, muhtemelen babamın da kendisini okuyarak bu yoruma ulaştığı bir yazara ait olan ve tam da bu atasözüne değinen bir alıntıyı olduğu gibi ekleyerek kenara çekiliyorum. Bu tarz kopyala-yapıştırı sevmesem de daha iyi bir izah yapamayacağım için buna mecburum:

"Yalancının mumu yatsıya kadar yanar demekle günümüz insanları, yalancıların foyasının çok çabuk meydana çıkacağını, yalanın pek dayanıksız olduğunu, yalancının mumunun çabucak sönüvereceğini söylemek istiyorlar. Bu tabiri böyle anlıyorlar, çünkü yatsı namazı insanlarımız için günlük hayatın bir parçası olmaktan, daha doğrusu belirleyici bir parçası olmaktan çıkmıştır. Yatsı kılmamızın da münafıklık ile ne gibi bir bağlantısı olduğu ülke çapında anlaşılır olan gücünü kaybetmiştir. Esasen “münafık” kavramı da Türkiye’nin yaşayan kavramlarından biri değildir.
...
Münafık, kendinin münafık olduğunun anlaşılmaması için geceleri yatsıya kadar mumunu yakıyor. Namaz kılıyor veya kılmıyor, bilmiyoruz ama penceresine bakınca yatsı okununcaya kadar mumunun yandığını görüyoruz. Münafık yatsıdan önce mi yatıyor sonra mı bilmiyoruz, ama yalancı yatsıya kadar mumunu mutlaka yakıyor.
Demek ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözünü yalancının sahteliği çabuk ortaya çıkar diye değil, yalancılıkla yaşayan insan kendi yalanına destek olacak, tedbirleri alır, biçiminde anlamalıyız. Yalancılık, samimiyetten daha fazla gayret, titizlik ve masraf gerektirir. Zaafını kolayca ele verebilen, sevdiklerine ve nefret ettiklerine karşı duygularını kolayca belli eden insanlar öteki insanlar bakımından büyük tehlike arz etmezler. Böyle insanlar günahlarında bir sistematik kurmuş, mumlarının yanma süresini ayarlamış değillerdir. Ama öyle insanlar vardır ki şartlara hakim olmayı prensip ittihaz etmişlerdir ve dolayısıyla münafık oldukları halde büyük bir çaba, hassas bir titizlik ve yüklü masraflarla münafık görünmelerini önleyecek tedbirler alırlar yani mumlarını geç vakte kadar, saf müslümanların da yattıkları, uyudukları zamana kadar yakarlar.
Yalancının mumunun çabucak söneceğini sanmak yanlıştır, münafıkların mumu kendilerinin mümin olduklarını delillendirmeye yetecek zamana kadar yanar."
Devamı »

7 Ekim 2018 Pazar

Fark-ın-da-lık

"Biz bunların içinde büyüdük, sen balkon çocuğu olduğundan sana ilginç geliyor. B.k böceği bu işte!"

Büyük mavi yer böceği olarak da adlandırılan bu böcek bir carabus türü. Oldukça heybetli ve güçlü bir böcek ve kesinlikle de b.k böceği değil. Yani onun kadar muhteşem değil.

Abinin yüzüne verdiğim cevabı buradan cümle aleme bildirmez isem olmaz efendim. Tabi ona verdiğim cevap biraz daha kısaydı:
Birincisi ben balkon çocuğu değilim ki öyle olsaydım da bir şey değişmez idi. Etrafı bahçelerle çevrili bir gecekonduda büyüdüm ve oradan 25 yaşında ayrıldım. 
İkincisi de belirli bir ortamın içinde doğup büyümek, onun güzelliğinin veya çirkinliğinin farkına varıp varmama ile ilgili değildir. Bizim bahçelerimiz ve evimiz de, akrepten danaburnuna kadar envai çeşit böcekle doluydu ama hepsinden tiksinir ve dahi karşıma çıktıklarında bir şekilde def ederdim onları. Hâlâ sevmem böcekleri ama artık hayranım onlara. İnsan kimi zaman aşık olduğu şeyden nefret eder, kimi zaman da hiç sevmediği bir şeye büyük saygı duyar. 
Takip ettiğim bir video kanalının olumlu etkisiyle artık böceklere olan tiksinme, korku, ürperti karışımı duygular, yerini saygı ve hayranlığa bıraktı. İnsan öğrendikçe ve bildikçe, böcekler dünyasına hayran kalıyor. Sanırım mesele de bu: Bilmek. Bilmediklerimize karşı verdiğimiz tepkilere göre yön alıyor hayatlarımız. Fakat bu "bilmek" ansiklopedik bir durum olarak anlaşılırsa, ciltler dolusu kitap da okunsa bir dirhem fayda veremeyecektir insana. Yakından hatta bizzat tecrübe ettiğimiz olayları dahi yorumlayamayız bu bakış açısıyla.
Bilmediğini bilmek, bildiğini bilmemek gibi agnostik önermelerde bulunamam belki ama anlayabildiğim kadarıyla, insan, öğrendiği şeyin farkına varmadığı, tecrübelerine karşı bir farkındalık oluşturmadığı sürece etrafına karşı olan yıkıcı tutumundan vazgeçemiyor. Yani: Eğitim şart...


Devamı »

1 Eylül 2018 Cumartesi

"Ölüm Allah'ın emri, trafik olmasaydı"

Trafik, klasik bir sorunumuz, eski ama eskimeyen. "Fikirler kadar araçlarla da ilişkilerimizi düzenlememiz gerekiyor" diyor şair. Burada taşıtları kastetmiyordur belki ama konumuz gereği biz öyle anlarsak da yanlış olmaz.

İstatistiklere göre ülkemizde trafik kazalarında her gün yaklaşık 20 (YİRMİ) kişi hayatını kaybediyor. Aşağıya ufak bir tablo ekliyorum:




YILLARA GÖRE TRAFİK KAZA İSTATİSTİKLERİ

YILKAZA
SAYISI
KAZA YERİ
ÖLÜ SAYISI
KAZA SONRASI
ÖLÜ SAYISI (Yaralanıp kaza sonrası ölenler)
TOPLAM
ÖLÜ SAYISI
YARALI
SAYISI
2007825.5615.007189.057
2008950.1204.236184.468
20091.053.3464.324201.380
20101.104.3884.045211.496
20111.228.9283.835238.074
20121.296.6343.750268.079
20131.207.3543.685274.829
20141.199.0103.524285.059
20151.313.3593.8313.6997.530304.421
20161.182.4913.4933.8077.300303.812

Kaynak: http://www.trafik.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler/Genel-Kaza.aspx


Aynı resmi kaynağa göre 2017 yılında trafik kazalarında ölen toplam kişi sayısı 7.427, yaralı sayısı ise 300.383. 
Bu istatistiklere ulaşmak çok kolay. Bunları basit bir veri paylaşımı olsun ve 20-30 saniyede okuyup geçelim diye paylaşmıyorum. Ülkemiz yıllardır savaşın ve terörün içinde fakat trafikte kaybettiğimiz insanı hiçbir yerde kaybetmiyoruz. Yaklaşık 30 milyon araç yollarda seri katil gibi dolaşıyor. Ancak hepimiz çok iyi, çok usta şoförüz ve ne yazık ki en büyük terör sorunumuzun trafik olduğunu kabul edemiyoruz. Yol verme kavgası yüzünden birbirini bıçaklayan, birbirine ateş eden insanlarla beraber yaşıyoruz ve bu şekilde hayatını kaybedenlerse bu istatistiklere dahil bile değil.

Bir yılda 7000'in üzerinde insan ölüyor, 300.000 kişi yaralanıyor. Bakınız bunlar çok ciddi sayılar. Hangi afette, hangi savaşta, hangi terörde bu kadar çok insanı bu kadar istikrarlı bir şekilde kaybettik-kaybediyoruz? Hemen her ailenin trafiğe verdiği bir kurbanı mevcut. 

Bayram ve tatil gidişleri-dönüşleri yapılan uyarılar, kamu spotları, cezalar vb. hiç bir önlem bizi bu konudaki hatalarımızdan vazgeçiremiyor.

Burada oturup kazalar şu-şu yüzden oluyor, çözüm için şunları-şunları yapmak gerek tarzında nutuk atacak hâlim ve haddim yok. Herhangi bir taşıt kullanan kişi; içkili bir şekilde araca binmenin, hız limitlerine uymamanın, sürekli acele etmenin, öndeki aracı inatla geçmeye çalışmanın, 20 ton yük alması gereken araca 40 ton yüklemenin, araca balık istifi insan almanın, caydırıcı olmayan cezaların ve diğer malum sebeplerin kaçınılmaz sonucunun, en azından kesin maddi hasarlı bir kaza olduğunu bilir. Herkes bu sayıların sebebini ve çözümünü biliyor. Geriye tek bir seçenek kalıyor: umursamazlık. Umursamadığımız şeyin insan hayatı, başta da kendi hayatımız olduğunu hatırlatmak istiyorum sadece. Bu konudaki aymazlığımızın sonucu ortaya çıkan olaylara kaza değil, cinayet deniyor efendim.

Not: Başlık, bir Özdemir ASAF mısrasıdır.
Devamı »

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Camide cep telefonunu açık unutmak

Önceleri deli olurdum, "Nasıl yapabilir bir insan evladı bunu? Al işte, gitti bütün huşû!" şeklinde kibirli itirazlar dolanırdı kafamda, câmide birinin cep telefonu çaldığı zaman. Kendim de unuturdum arada ama yine de düşüncem değişmezdi.
Burada "camilere girerken telefonlarınızı sakın kapatmayın" propagandası yapmıyorum. Tabi ki her yerden telefon sesi gelse makul bir ortam olmaz. Amacım, kapatma sebebi olarak gösterilen ifadeleri temel alarak, ibadetlerimizdeki tutumumuzu gözden geçirmek.



Muhakkak bir camide gözünüze çarpmıştır şu uyarı: "Hak ile bağlantıya geçtiğinde, halk ile bağlantıyı kes!" 
Bunun sebebi nedir?

"Onlar ki salâtlarında huşû içindedirler" Mü'minûn Sûresi 2. âyet.

İşte sebebi bu âyet. Peki bu âyette geçen huşû "halk ile bağlantıyı keserek" mi oluyor. Nedir bu kelimenin anlamı. 
Kelime hkaşiye خَشِيَ fiilinden türemiştir. hkaşiye ise "korkmak" demektir. Ancak Arapçada yirmiye yakın çeşitte "korkmak" vardır. hkaşiye nin farkı ise korku ve saygı unsurlarını bir arada barındıran uhrevî boyutudur. Yılan veya gök gürültüsünden korkan birisi bu fiili kullanamaz. Bu nedenle huşû kelimesi "derin bir ürperti ve saygı" şeklinde anlaşılmalıdır. TDK'nın sözlüğündeki anlam bu açıdan oldukça uygun: 

TDK
huşu: gönlü Tanrı korkusu ve saygısıyla dolu olma, Tanrı’ya boyun eğiş.

Bu anlamda huşû, herhangi bir bağlantıyı keserek değil, bütün bağlantılarımızı, alıcılarımızı açarak mümkün olur. Aksi halde doğu dinlerindeki trans yani cezbe halinden hiçbir farkı kalmaz. İbadet halindeki bir müslümanın tensel ve tinsel bütün refleksleri açık olmalıdır. Aslında sadece ibadet halinde değil, bütün hallerinde böyle olmalı insan. Kendinden geçmiş bir vaziyette ibadet etmek, hurafelere boğulmuş geleneksel anlayışımızda dahi makbul karşılanmamıştır. Ancak ne yazık ki "cezbe" dün ve bugün, İslam adı altında toplanmış bir çok grupta temel zikir ritüeli olarak kullanılmaktadır.  

Cep telefonu rahatsızlığımdan beni tamamen kurtaran olay ise televizyonda izlediğim bir haber oldu. Neresi olduğunu unuttuğum bir yerde Cuma namazı esnasında bir amca yere yığılıyor ve yanındakiler namaz bitmeden ona müdahale etmiyordu. Adam kalp krizi geçirdiği için, geçen süre zarfında zaten hayatını kaybediyordu. Kimse namazın "huşû"sunu bozmamıştı. Peki Kur'an'a sorduğumuzda nasıl bir cevap alırız beraber bakalım:
".... ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur ..." Mâide Sûresi 32. âyetten

Mesele sevap hânesindeki sayı artışıysa eğer, burada haberde sözü geçen cemaat, bütün insanlığı kurtarmanın amel defterinde ne kadar büyük bir katma değer getireceğini görememiş oluyor. Belki de zamanında müdahale etselerdi amca yaşamaya devam edecek ve ecelini bekleyebilecekti.
Yani şeytan sözünü tutuyor ve doğru yolun üzerinde oturup bizlere her yönden vesvese vererek  anlamsız kaygılar ve kibir ile ibadetlerimizin bile içini boşaltıyor. Sevgimiz, saygımız, anlayışımız, sabrımız, huşûmuz... Her şeyimiz pamuk ipliğine bağlı maşallah. Havada uçan sinek bile bozuyor tüm ayarlarımızı. Fırsat vermeyelim efendim. (Sineğe değil, şeytana)
Devamı »

16 Temmuz 2018 Pazartesi

Sessiz Gündem: YEMEN – 3 – Sonuç

Yemen’deki insani ve siyasi krizin bu noktaya gelmesi, ayaklanmaların doğal bir sonucu olmayıp bu durum, dünyadaki hemen her iç karışıklıkta olduğu gibi, uluslararası aktörlerin müdahalesi ile ortaya çıkmıştır. Yemen’de de halkın siyasi değişim talepleri ile başlayan ayaklanmalar, önce iç savaşa sonra da bir vekâlet savaşına dönüşmüştür.
Bu tabloyu yaratan temel etken ne açlık ya da kuraklık gibi doğal afetler ne de geleneksel anlamda ülkenin bir başka devletle yaşadığı savaş. Bu insani dram ve yıkımlar, İran-Suudi Arabistan ( ve destekçisi ABD) vekâlet savaşının bir sonucu.
Sorunun yalnızca Yemen’de çatışan taraflardan ibaret olmadığı unutulmamalı. Yemen’deki sorunun çözümü için aynı zamanda İran ve Suudi Arabistan’ın, dolayısıyla ABD’nin de bir anlaşmaya varması gerekmektedir.
11 Eylül sonrası, Afganistan ve Irak’ta görüldüğü üzere Ortadoğu politikalarını silah ve öldürme üzerine kuran ABD, El-Kaide’nin yuvası olarak öne sürdüğü Yemen’de, terörle mücadele adı altında birçok bölgeyi bombalamakta, farklı kabilelerden birçok sivilin de hayatına mal olan bu eylemler neticesinde iç karışıklığı tetikleyecek düşmanlıklar ortaya çıkmaktadır.
Yemen; ilginç ve eşsiz tarihi yapıları (başkent San’a, Wadi Dawan, Dar al-Hajar, eski Hadramut şehri veya Haid Al-Jazil köyü vb.) ve farklı doğa güzellikleri (Sokotra adası, aden körfezi vb.) ile turizm potansiyeli de yüksek olan ancak iç çatışmalar nedeniyle huzur ve istikrarı bulamayan bir ülke. Tüm coğrafi olumsuzluklarına rağmen, tarihte olduğu gibi büyük devletler ve medeniyetler oluşturmasına engel olan en büyük sebep paylaşım kümelerinin kesişim noktasında olması.
Dikkatle incelenirse görülecektir ki yakın tarihte, Müslümanların yaşadığı ülkeler birer birer ve hızlı bir şekilde, içinden çıkılamaz bir kaos ortamına sürüklenmekte, büyük krizlere boğularak Müslümanlar birbirine kırdırılmaktadır. Milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları yapan mukallit iktidarlar, düşmanın silahıyla kendi kardeşlerini öldürmektedir. Tunus, Libya, Yemen, Irak, Suriye… Hangisini ele alsak aynı kitapların farklı baskılarını okur gibi olacağız.
Tabi oturduğumuz yerden, huzur dolu koltuklarımızdan tüm bu yorumları, analizleri, öngörüleri yapmak kolay, ancak bu ülke(ler)deki insanlar su bile bulamazken onlardan makul tepkiler, değerlendirmeler beklemek yanlış olacaktır. Bu tarz iç ve dış karışıklıklarla boğuşan tüm ülkelerde olduğu gibi Yemen’de de çözüm, dış aktörlerin olaya daha fazla müdahil olmamasıyla doğru orantılı bir şekilde gerçekleşebilecektir. Temiz suya ve temel gıda maddelerine bile ulaşamayan bir halk, nasıl oluyorsa her türlü silaha istediği an ulaşabilmektedir.
Yazının ilk yayınlandığı platform: Kalk Uyar Hareketi
Devamı »

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Oturmaya geldik...

Havalar iyice ısındı. Ülkenin en ücra yerlerindeki piknik alanları bile mangal aşkıyla yanıp tutuşanlarımızın (yani neredeyse hepimizin) istilası altına girdi bile çoktan.
Spor tutkunu değiliz tamam ama hareketin en ufağına bile tahammülümüz yok mu? Evde oturup durduğumuz yetmezmiş gibi piknik alanlarında da tek yaptığımız bu. Bakıyorum, pikniğin başından sonuna kadar sadece mangal ve masa arasında turluyoruz. Evdeki mutfak ve salon arasındaki mesafenin fazlasını yürümek, tabiatta da işimize gelmiyor. Eylem(sizlik) aynı, sadece manzaramızı değiştiriyoruz. Ormanda 15-20 dakika olsun yürüyüş yapmaya mecalimiz yok. Biraz gezip dolaşsak ve yaratılan ayetlerin güzelliklerini fark etsek ufak bir emek karşılığında... Ama ayetleri okumaya bile üşenirken... Hem de dübûr-u şerîfimizi yorup mahlukatı fehm ile temâşâya ne hâcet, değil mi efendim?
Görüntü Candarlı Köyünün (Bursa - İznik) girişinden. Komformizmin doruklarında bir kardeşimizin eseri bu, piknik alanında oturma takımı. Karikatür gibi yemin ediyorum.
Devamı »

16 Nisan 2018 Pazartesi

Sessiz Gündem: YEMEN – 2


Yemen dosyamızın ikinci kısmını oluşturan bu yazımızda Zeydilik, Husiler, Yemen’in sürekli sorunları ve neden paylaşılamadığı konularına değineceğiz.
Zeydilik
Yemen’deki Müslüman nüfusun yarıya yakınını Zeydi mezhebi mensupları oluşturmaktadır. Zeydîlik Şii mezhebinin üç kolundan birisidir. Bu kollar temelde Hz. Ali’den sonra gelen imamların durumu hakkında düşülen ayrılık sonucu oluşmuştur. Bunlardan on iki imamı benimseyenlere İmamiye (İsna aşeriye), yedi imamı benimseyenlere ise İsmailliye denilmektedir. Zeydiler ise dördüncü imamdan sonra (Ali, Hasan, Hüseyin ve Ali) imametin Muhammed el Bakır’a değil, 740 yıllarında Emevilerle savaşırken şehit düşen kardeşi Zeyd bin Ali’ye geçtiğini iddia ederek, diğer Şii guruplardan farklılaşmışlardır.
Zeydilik ilk olarak Hz. Ali’nin bir müddet yaşadığı Kufe’de ortaya çıkmıştır. Zeydiler başlattıkları iktidar mücadelesinde başarılı olamayınca nüfuz boşluğu bulunan Taberistan (Hazar Denizinin güneyi) ve Yemen’de hâkimiyet kurdular. 900’lerin başında İmam Hadî Yahya b. Hüseyin, Yemen’de Zeydi hâkimiyetini sağlamıştır. Dağlık ve siyasi otoriteden uzakta “Yukarı Yemen” olarak bilinen bölgedeki kabileler arasında ilgi gören bu yeni inanç biçimi aynı zamanda onlara siyasi bir birliktelik de sağladığı için hızla taraftar bulmuştur. Yemen’de hükmeden Emevi, Abbasi, Eyyübi ve Memlük idareleri, bu mezhep mensuplarının direnci ile karşılaşmıştır.
Osmanlı idarecileri de sık sık Zeydi kabileler ile mücadele etmiş ve uzun yıllar Zeydileri kontrol etmeyi başararak en azından şehirlere uzanan idarelerine son vermiştir. Onlar da sistemden uzak kalmak için erişilmez dağlık alanları mekân tutmuşlardır. Fırsat bulduklarında Osmanlı idare merkezlerine karşı savaş açmaktaydılar. 1635 yılında Kuzey Yemen’deki Zeydîlerin kısmen diğer Yemenliler ile de yaptıkları ittifaklarla Osmanlı kuvvetlerine karşı galibiyetler elde etmesi Zeydi İmamlığını yeniden güçlendirdi. Bu süreçte bölgede idareyi doğrudan yürütmenin mümkün olmadığını gören Osmanlı Devleti de geri çekilerek, vassal bir yönetim tarzını benimsedi.
Zeydilik Şii doktrinine dâhil edilse de, pek çok yönü bakımından Sünni itikadına daha yakındır (Hz. Ali’den önceki halifelere karşı tutumları daha olumludur). Bu nedenle, Kuzey Yemen’de 1962’deki darbe ile başlayan süreçteki problemlerin temelde mezhep farklılığından kaynaklandığı söylenemez.
Husiler
Yemenin kuzeyindeki Sa’da bölgesi kadim Zeydi yurdudur. Ortaçağda İran taraflarında tutunamayan Zeydi imamlar ilk defa buraya gelerek hâkimiyet tesis etmişlerdir. 15’ten fazla Zeydi imamın mezarı bu bölgededir. Bu yüzden tarih içinde Zeydiliğin yurdu veya dayandığı bölge hep Sa’da olmuştur. Modern tarihin son Zeydi İmamı da Cumhuriyetçiler tarafından 1962 yılında bir darbe ile indirilince bu bölgeye kaçarak iddiasını sürdürür. Son Zeydi İmamı Muhammed el-Bedr buraya sığındığında ve Sana’ya karşı savaşmak için müttefik kabilelere ihtiyaç duyduğunda burada Husi ailesinden yardım alır. Böylece Husiler siyaset ile tanışmış olurlar. Yani Husiler, Yemenin Eski Zeydi kabilelerinden olup buraya dışarıdan gelmemişlerdir.
İmam Bedr, uzun yıllar süren isyan ve iç savaşta bu gurubun şeyhi olan Hasan el Husi’nin ciddi yardımlarını alırken ileride oluşacak yapıda kendilerine geniş haklar tanıyacağını da vadetmişti. Nitekim bölgeye sevk edilen Mısır askerlerine bunlara dayanarak karşı gelmişti. İronik bir biçimde, bugünkü manzaranın aksine İmam Bedr ve dolayısıyla Husiler, o zaman hem Suudi Arabistan’dan ve hem de Mısır’ın baş düşmanı İsrail’den yardım alıyorlardı. İddialara göre İran’dan finans ve silah desteği alan günümüzdeki Husilerin bunu ne kadar bildikleri meçhul ama babalarının uzun yıllar Mısır kuvvetlerine karşı -özellikle 1964-1966 yılları arasında- bu yardımlar ile savaştığını tarih kaydetmiştir. Kuzey Yemen’deki iç savaşta Mısır, Cumhuriyetçileri desteklerken Suudi Arabistan da Zeydi kabilelere yardım etmişti. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı’ndan yenik çıkan Mısır, Kuzey Yemen’de Cumhuriyetçilere olan desteğini devam ettiremeyince, Cumhuriyetçiler İmameti savunan gruplarla iktidarın paylaşımı konusunda anlaşmayı tercih ettiler.
Geleneksel Zeydi anlayışına sahip iken, zaman içinde Yemen merkezi idaresinin kendilerine uyguladığı izolasyon veya görmemezlikten gelme siyaseti Husileri İran’dan destek almaya itmiş olabilir. Doğal olarak bu süreç, onların Zeydi anlayıştan İran’daki İmamiye anlayışına yaklaştıkları iddialarını da beraberinde getirmiştir. Her ne kadar kendileri bu iddiayı reddetseler de İran ile olan ilişkilerini reddetmemektedirler. Tıpkı İran’ın Ortadoğu’daki diğer Şii guruplar ile olan ilişkileri gibi bunlar ile de ilişki içinde olduğu bir gerçektir. Ancak bu ilişkinin Husilerin inanç dünyalarından ziyade siyasi talepleri üzerine yansımış olması daha muhtemeldir.
Husiler, Zeydi âlim Bedreddin Emiruddin el Husi’nin öğretisine dayanmakta olup, Zeydilerin içinde bir dini ekol oluşturmuşlardır. Bu hareket, 1986 yılında Sa’da’da “Gençler Birliği” adı ile bir eğitim kurumu kurarak, Şeyh Bedreddin’in fikirlerini öğretmeye başlamıştır. Yemen’de siyasi hayatın kısmen başlaması ve partileşme sürecinde bu hareket de Şeyh Bedreddin’i parlamentoya göndermek için “Hak Partisi” altında örgütlenmiştir. Dolayısıyla artık kabilevi bir birlikten çok dini-siyasi bir harekete dönüşmüştür. Esasında “Husiler” olarak isimlendirilmeleri bu tarihten sonradır. Ancak kısa sürede hareketin içinde bazı dini içtihatlar yüzünden ihtilaflar çıkmış ve özellikle oğul Hüseyin El-Husi’nin partiden ayrılmasını sağlayacak baskılar yapılmıştır. Neticede Hüseyin’in burada gördüğü baskılardan kaçarak bir süre İran’a gittiği rivayet edilir. Döndükten sonra Hüseyin “Mümin Gençlik” adı ile yeni bir hareket başlatmıştır.
Washington ile Salih hükümeti arasında artan işbirliğinden rahatsız olan radikal grupların yanı sıra, Husiler de ikili ilişkilerden rahatsız olduklarını ifade etmeye başladılar. ABD ile ilişkiler, 11 Eylül sonrası “teröre karşı savaş” konusunda ortaklığa terfi edince, Sa’da’da ABD, İsrail ve Suudi Arabistan aleyhinde sloganlar atan kalabalıklar sık sık görülmeye başlandı. Gösterilerinin amacı Filistin’de devam eden İkinci İntifada’ya rağmen San’a’nın Washington’la olan sıkı ilişkilerini protesto etmekti. Salih hükümeti, yaygınlaşan gösterilerden sorumlu tuttuğu Hüseyin el-Husi’yi gösterileri sonlandırması için uyardıysa da, mitingler artmaya devam etmiştir. Tırmanan gerginliğe paralel, gösterilere katılan kişiler tutuklanmaya başlamış ve 2004 yılında Yemen ordusu ile kendilerine “Ensarullah” diyen Husi militanları arasında çatışmalar baş göstermiştir. Aynı yıl içindeki çatışmalarda Husi hareketinin lideri Şeyh Hüseyin’in öldürülmesi, beklenildiğinin aksine Husiler’in silah bırakmasını sağlamamıştır.
Sa’dah’taki Zeydi nüfusun Amerika ile artan işbirliğine muhalefet etmesi, ülke genelindeki İsrail karşıtlığının doğal bir yansıması olsa da, Suudi Arabistan’la olan ilişkilere yapılan muhalefetin altında yatan sebep farklıdır. Yemen ekonomisinin petrolden sonra en büyük kaynağı haline gelen dış yardımların önemli bir kısmını karşılayan Riyad’ın Şiilere yönelik tutumu,San’a’nın Zeydiler’e karşı tutumunu etkilemektedir. Suudi Arabistan, kendi sınırları içindeki Şii nüfusa da tesir edebilecek, muhtemel bir Şii hareketinin, krallık rejiminin geleceğini tehlikeye düşürebileceği endişesiyle, Husiler’in nüfuzunun artmasını istememektedir.
Lübnan’daki Şii nüfusun, Hizbullah’ın bu ülkede etkisinin artmasıyla giderek İran Şiiliği’ne yaklaşması, Yemen’in kuzeyinde de benzer bir değişimin olabileceği korkularını artırmaktadır. Nitekim Sa’da’daki Şiiliği korumak amacıyla açılan okullarda Hasan Nasrallah gibi Şii liderlerin videolarının izletildiği söylentileri ve Genç İnananlar Hareketi’nin, İsrail aleyhindeki tutumunun İran’ınkine benzemesi bu endişeleri güçlendirmiştir. Yemen Devlet Başkanı Abdullah Salih, henüz ispatlanmamış olsa da, Husiler’in Tahran tarafından desteklediklerini iddia etmektedir.
Husiler ise Salih iktidarının Suudi Arabistan ile Yemen’de Selefi-Vahhabi doktrininin yayılması için işbirliği yaptığını iddia etmektedir. Yemen’deki dini okulların büyük bir çoğunluğunun finansmanının Riyad tarafından karşılandığı ve Yemen’in Suudi Arabistan’dan aldığı dış yardımın miktarı hatırlanırsa, Husiler’in iddialarının mesnetsiz olmadığı anlaşılabilmektedir. Husiler, devam eden çatışmalarda kendilerini Yemen ordusuna karşı savunduklarını ve Salih iktidarı tarafından Zeydiler’e uygulanan ayrımcılığın bitmesi için mücadele ettiklerini söylemektedirler.
Özetle, Husi meselesi, Yemen’in iç siyaseti bağlamında bir mezhep çatışmasından çok, Salih iktidarının ekonomik çıkarlardan hareketle Zeydi nüfus üzerinde kurduğu baskıdan dolayı bugünkü boyutlarına varmıştır. Kendisi de Zeydi olan Salih’in, ülkesinin kuzeyinde etkisi artan bir Şii hareketine yönelik sürdürdüğü savaşın hedefi; Zeydiler’in iç siyasetteki nüfuzunu azaltmaktan ziyade, San’a’nın müttefikleri ile olan ilişkilerine vereceği zararı önlemektir.
Sorunun Selefilik ve Zeydilik arasındaki bir mezhep mücadelesine bürünmesi de Suudi Arabistan’ın kaygıları ile doğru orantılı gelişmiştir. Husiler, 2004-2009 yıllarında aralarındaki ihtilaflardan dolayı birbirleri ile de savaşmışlardır. Burada Yemen’in birliği için en büyük tehdit; Salih iktidarının ekonomide dışa bağımlılığının yan etkilerini içeride otoriter bir yönetimle gidermeye çalışmasıyla, ülkeyi oluşturan unsurların aidiyetlerinin zedelenmesi idi. Salih iktidarı sona erdikten sonra Husiler bir süre Salih ve yandaşları ile Hadi hükümetine ve koalisyon güçlerine karşı birlikte çatıştıktan sonra Aralık 2017’de Salih’i öldürerek bir dönemi kapatmış oldular.
Yemen’in Kronik Sorunları
Tarih boyunca çatışmaların hiç eksik olmadığı bir ülke olan Yemen’in bu çatışmaların haricinde de önemli sorunları bulunuyor. Bunları şu şekilde sıralamak mümkün:
1. Devlet geleneğinin zayıflığı ve toplumsal çatışmaların neden olduğu istikrarsızlık
Ülke mezhepsel, ideolojik ve özellikle kabilesel olarak bölünmüş olduğundan çok kolay iç çatışma ve isyan çıkmaktadır.
2. Askeri harcamaların yüksekliği ve kontrol edilemezliği
3. Yetersiz eğitim sistemi
4. Sürekli dış müdahaleler
Mısır, Suudi Arabistan, İngiltere, ABD, İran ve SSCB döneminden kalma Rusya etkisi dahi mevcuttur. Son yıllarda ise koalisyon üyesi olmasına rağmen BAE dahi kendi desteklediği Güneyli ayrılıkçı grupları koalisyon destekli Hadi hükümetine karşı çatıştırmaktadır.
5. Altyapı sorunları
6. Fakirlik-Sermayenin sadece belirli küçük bir grupta toplanması
7. Adalet, yolsuzluk
8. Somali ve diğer zayıf komşular
Göçmen akınları ve korsanlık ile terör ve diğer suç türlerinin artması
9. Susuzluk ve Kat üretimi
Su konusunda dünyada en fakir 10 ülke arasında, Ortadoğu’da ise birinci konumdadır. Başkentte dahi birçok eve on günde bir su verilebilmektedir. Geleneksel yöntemlerle sulama yapılması ve özellikle de kat üretimi, su kullanımında israfa neden olmaktadır. Suya ulaşmak içinse her yıl daha derin kuyular açılması gerekmektedir.
Kimi kaynaklara göre Yemen suyunun %40’ı, kimi kaynakalra göre ise %60’ı, suyu aşırı tüketen bir bitki olan kat üretimine harcanmaktadır. Kat, bağımlık yapan ve uyuşturucu etkisi olan bitkidir ve Yemenli erkeklerin yaklaşık %80’ni tarafından düzenli olarak kullanılır. Kadınlar arasında da oldukça yaygın olduğu bilinmektedir. Ucuz bir bitki olmadığından tıpkı sigara gibi ciddi bir ekonomik kayba neden olmaktadır. Ancak diğer tarım ürünlerinden daha çok para getirdiği için de çiftçiler tarafından tercih edilmekte ve ülke tarımını bir kısır döngü içine sokmaktadır.
10. Adının terörle anılır olması
Özellikle El-Kaide’nin varlığı nedeniyle ülke, turizm gelirlerinden mahrum kalmaktadır.
11. Göç
Ülke hem dışarıya göç vermekte hem de Somali ve Etiyopya gibi Doğu Afrika ülkelerinden kontrolsüz şekilde göç almaktadır.
NEDEN YEMEN?
Suudi Arabistan ve İran’ın uğruna savaşa girdiği Yemen’in asıl önemi, sahip olduğu Bab’ül Mendeb Boğazı.

Husiler, Arap Baharı sonrası ortaya çıkan otorite boşluğu imkânı ile 2012 yılından itibaren kurdukları bazı ittifaklar sayesinde San’a’ya kadar gelip, oradan nüfuzlarını Babulmendeb’e doğru uzatmak istediler. İşte belki de ipler burada koptu. Zira dünya petrol taşımacılığının yaklaşık %30’unun yapıldığı bir bölgeye herhangi bir gurubun hâkim olması “medeniyet”in işine gelmezdi.
Bab’ül Mendeb Boğazı, kelimenin tam anlamıyla Ortadoğu’nun can damarı. Ortadoğu petrollerinin transferi açısından stratejik bir noktada yer alan Yemen, işte bu sebeple paylaşılamıyor. Yılda 40 bine yakın geminin geçtiği Bab’ül Mendeb Boğazının yıllık 2 trilyon dolar civarında bir ticari hacmi bulunuyor.
Afrika ile Asya kıtalarını birbirinden ayıran bu boğaz dünya petrol ticaretinin göz bebekleri arasında. 32 km genişliğindeki boğaz, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlıyor ve bu boğazı kullanan on binlerce gemi Asya’dan Afrika’ya geçebiliyor. Bu boğazı kullanmayan gemiler Ümit Burnu’nu dolaşıp 4 kat fazla mesafeyi göze almak zorunda. Boğaza, Kızıldeniz’i Süveyş Kanalı’na bağladığı için Mısır ve İsrail de önem veriyor. İran’ın Husiler aracılığıyla bu boğazı kontrolüne alması demek Ortadoğu ülkelerinin ‘boğazını’ sıkmak demek olacaktır.
Fotoğraf: www.aljazeera.com
Devamı »

Çok okunanlar

Geçmişi unutma

Kim terörist

Kim terörist