12 Kasım 2019 Salı

Bilmek ve/veya İnanmak


Kavminin büyüklük taslayan ileri gelenleri, küçük görülüp ezilen inanmışlara, "Siz, Salih'in, Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu (sahiden) biliyor musunuz?" dediler. Onlar da, "Biz şüphesiz onunla gönderilene inananlarız." dediler.
Araf 75

Yukarıdaki ayet aslında meseleyi olabilecek en yalın biçimde anlatıyor ancak içimdekileri şuracığa dökmeden rahat edemeyeceğim. Bilmek ve inanmak konusundaki antik çağlardan gelen tartışmaları sona erdirecek haddim ve çapım yok ama düşüncelerimi ifade etsem ve kimse de kızmasa ne güzel olur.

İnancının gerçekliğini ispat etmek veya birilerini inancından vazgeçirmek... Haydi bir Müslümanı Hristiyan olmaya ikna edelim, veya tam tersi. Pek mümkün değil bu. Ötekinin inancını değiştirmek için kendince çabalayan kitaplar, oluşumlar var fakat hepsi de halihazırda inananlar tarafından hazırlandığından karşı tarafa asla geçmiyor. (Yoksun/yoksul toplumların durumlarından faydalanarak adeta onları avlayan misyonerlik faaliyetlerinden bahsetmiyorum.) O yüzden ayette "sen sevdiklerini hidayete erdiremezsin" diyor. Bu talep meselesidir. Bir İtalyan atasözü der ki: "Duymak istemeyen kadar kötü sağır yoktur."
İnanç meselesinde sorgulamak tabi ki var, evet, hem de sonuna kadar; ama iş eninde sonunda kalpte bitiyor. Herhangi bir şeye inanmak istemeyen kişi ne yapıp edip karşı tez için makul bir altyapı buluyor/kuruyor kendine. Rabbimiz ise bize düşenin sadece davet olduğunu söylüyor. İlk önce biz kendi hayatımızla inancımızı ortaya koyabilir, peşine de davet edersek ve karşı taraf da inanmak istiyorsa, derdimizi anlatabilecek bundan büyük bir "yöntem" olabileceğini düşünmüyorum. Abese Suresinin ilk ayetlerini de bu anlamda es geçmemek ve tekrar tekrar okumak lazım.

*

Bilmek ve inanmak; bugün bize bilim ve din ikilisi gibi, diyalektik şeklinde kabul ettirilmiş kavramlar. Ya bilirsin, ya da inanırsın; ya bilime değer verirsin ya da dine. Gerçi bilim ve din ikilisinde, tarafların birinin diğerinden daha az inandığını söylemek zor. Bilimciler bu konuda dindarların imanından daha güçlü şekilde bilime iman etmiş durumdalar desek yanlış olmaz. O yüzden kendi başlığımıza dönelim. İnanan insanın şüphe, düşünce, ilerleme, sorgulama vb. kavramlardan uzak olduğu ön yargısı hakimdir. Bu durum neye ve nasıl inanıldığıyla ilgili olarak değişkenlik göstermekle birlikte ufak bir tarih okumasıyla bile ibadethanelerde kendini geliştirmiş ve tüm bilim dünyasını etkilemiş, her inançtan onlarca bilim insanına rastlamak mümkündür.
Bir düşünürün şüphe konusundaki görüşü şudur:
"Şüphe,  bir otobüs durağına benzer, vakti gelip de önünüze gelen otobüse binmezseniz hiçbir yere varamazsınız."
Aynı önermeyi yukarıda saydığımız diğer kavramlar için de kullanabiliriz sanırım.

*

Gördüğü, dokunduğu, kokladığı, yokladığı, tattığı şeye iman etmek olur mu insan için. Bilinen bir şeye iman edilebilir mi? Ya da ne bileyim, zigon sehpayı gösterip "ben bunun zigon sehpa olduğuna inanmıyorum" veya "ben bunun sandalye olduğuna inanıyorum" diyen birine nasıl cevap verilebilir? Bilinene zaten iman edilmez veya bilinenin küfrü de olmaz. Olan değil olması gerekendir imanın/inancın konusu.

*

İnananların, özellikle bilgiye ulaşma imkanlarının ayyuka çıktığı bu çağda içine düştükleri bir kuyu var: Rasyonalizm. Halbuki bilgiye ulaşma imkanı ile beraber yanlış bilgiye ulaşma imkanı ve manipülasyona maruz kalma hali de doğru orantılı olarak arttığından, inancın ve ona bağlı değerlerin önemi her alanda karşımıza çıkıyor. Bu açıdan her şeyi mantık dahilinde, akıl ile açıklayamayız, açıklayamıyoruz da. Her alanda bunu yapmaktan vazgeçmeliyiz. Aklımızı ve mantığımızı bina yaparken, araba üretirken, uzaya çıkarken, sıvı sabun imal ederken sonuna kadar kullanalım ama özellikle sosyal hayatta aklın ve mantığın çok da belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Bu nedenle mesela Müslümanlar olarak artık ateistleri veya başka bir din mensubunu rasyonalist söylemlerle İslam'a inandırmaya çalışmaktan vazgeçmeliyiz. Allah'a inanmayan bir insanı Kur'an ayetleriyle nasıl ikna edebiliriz ki? Bir tanrıya inanmıyorsa, veya başka bir tanrıya inanıyorsa, O'nun gönderdiği iddia edilen Kitab'a zaten inanmayacaktır. Kaldı ki Kitab'ımızın asıl muhatabı inanmayanlar değil. İlk muhatab çoğunlukla inananlardır. Bu nedenle "Ey inananlar" diye başlar bir çok ayet. İnanmayan insanı değil, inanan insanı düzeltmektir amacı; çünkü inanmak mantık işi değildir. Burada agnostik yorumlar yaparak veya hiçlik üzerine iddialarda bulunarak yuvarlak cümleler kurmayacağım ancak "inanmıyorum" diyen bir kişiye istediğiniz delili getirin, o kişi yine inanmayacaktır. İnanmak kalbin işidir. Bu yüzden Kur'an'da geçen "akleden kalp" terimi tek çıkışımız. Çünkü başımıza gelmeden ahiret meselesini asla "bilemeyeceğiz" (Bkz.Tekasür 7) ama bu hayattan sonra başka bir hayat olması gerektiğine; yaşayarak, düşünerek, araştırarak inanabiliriz (Bkz. Tekasür 5) veya inanmayabiliriz.
"Bakmazlar mı, görmezler mi, akletmezler mi..." şeklindeki ayetleri ise karşı tarafa bir delil olarak sunmadan önce, ilk olarak bizim bakmamız, görmemiz, akletmemiz ve üretmemiz gerekiyor. Yoksa "Aklın varsa Allah'a inanırsın zaten" tarzındaki altı boş tebliğ yöntemleri ile başta kendimiz olmak üzere kimsenin yüreğini imana ısındıramayız. Yani şunu diyorum: Bir ayarımız olsun, akla yönelip kalbi, kalbe yönelip aklı ihmal etmeyelim.

*

"Herhangi bir şeye inanan birisini ikna edemezsiniz, çünkü inançları kanıta değil, inanmaya duydukları köklü ihtiyaca dayanır."
Muhtemelen olumsuz bir bağlamda kullanılan bu sözü gelin kendi tarafımıza çekelim. Evet, inanmaya çok ihtiyacımız var, tıpkı suya, gıdaya ihtiyacımız olduğu gibi. Tüm bu hayatın açıklamasını yapmaya çalışırken, hakikati ararken bulabildiğimiz "kanıtlar" sadece sebep-sonuç ilişkilerine dayanan değişkenler olursa; aşk, sevgi, nefret, iyilik, kötülük, erdem, onur, yücelik, alçaklık, fedakarlık, cömertlik vb. birçok kavramı hangi kaba sığdırabilir, savunulan hangi bilimsel argümanlarla bunların önemini veya önemsizliğini açıklayabiliriz? Bu kısa ömrümüz ile sınırlı ve tek seferlik bir hayatımız var ise neden iyi bir insan olma çabası güdelim? Bunu sosyolojik veya psikolojik terimlerle açıklayarak işin içinden çıkabilir miyiz gerçekten?
Bilmek ve inanmak ikilisini birbirinden ayırdığımız sürece sadece Müslümanlar olarak değil, tüm insanlık olarak bugünkü acılarımız asla sona ermeyecek.  Bu nedenle iman yolunda, hakikate ulaşma amacıyla, düşünerek, araştırarak gösterdiğimiz her samimi çabanın Allah katında bir ecri/değeri olduğunu bilelim. İnancımızı bilerek yaşayalım. En doğru tebliğ de budur.

* Girişteki ayetle beni tanıştıran ve bu bakış açısını bana sunan Muhlis Uzun abime şükranlarımı sunuyorum.
Devamı »

27 Ekim 2019 Pazar

Çocuktan öğrendim - Bu ne, neden?

- Babacım bu ne?
- Ağaç oğlum.
- Neden?
- ...

- Kuşlay nasıl uçay?
- İçi hava dolu tüyleri ve de kanatları var, bu sayede uçabilirler?
- Neden?

- Babacım neden küyesel ısınma oluy?
- Neden hasta oluyuz?
- Neden üşüyüz?
- Babacım bu neden ekmek?


Bir olayın veya durumun nasılını anlatmak çoğu zaman zorlamaz insanı ama iş nedenini açıklamaya gelince en detaylı bilimsel araştırmalar bile tıkanabilir. X ve Y kromozomlarının birleşmesine göre cinsiyetin ortaya çıktığını açıklayabiliyoruz ama neden o şekilde birleştiklerini açıklayamayınca, ayın güneşin konumuna varana kadar test edemeyeceğimiz söylentilere dayalı değişkenlere bağlayabiliyoruz sebebi. Yine de "neden" sorusu, çocukluktan itibaren kafamızı kurcalayan en temel konu. Tüm bunların nedeni ne, neden var(ım)... Belki de amaç bir cevap bulmaktan çok anlamaya çalışmak. Bu soruyu sormayı bıraktığımız zamansa maalesef büyümüş oluyoruz, yani alışmış oluyoruz. Sen sakın bırakma bu soruyu sormayı, olur mu çocuk adam?
Devamı »

6 Ağustos 2019 Salı

Ömür Kervanı

Aşık Veysel bir kaydında "en son şiirim" olarak nitelendiriyor "Ömür Kervanı"nı. İsmi o mu verdi bilmiyorum ama her yerde bu isimle anılıyor ve önden uyarayım, haddinden fazla hüzünlü bir kayıt. 

Sivaslı bir abim rahmetliyi hatırlıyor: "Kirli şapkasıyla kahveleri gezen upuzun bir adamdı, dilencilik yapardı" diyor, hafif küçümseyerek. Veysel'i şiirleriyle tanıdığım için dilenciliği beni rahatsız etmiyor. Zira dışarıdan "dilencilik" olarak görünen şey, sanata değer vermenin bir çeşidiydi ve tüm ülkede âşıklar bu şekilde geçimlerini sağlıyordu. Esasen bu halen de böyledir. Âşıklar sazlarıyla meclisleri dolaşır, eserlerini icra eder ve geçimliklerini toplarlar. Hepimiz böyle yapmıyor muyuz?

Az önce bahsettiğim ses kaydını ve metin halini aşağıya bırakıyorum. Boğazında düğümlenen kelimeleriyle yüreğimize tercüman olsun... Şatafatlı cümlelerimizin tarif edemeyeceği duyguları, yüzlerce yıllık kültürümüzle yoğrulmuş saf şiiri ile yaşatsın bizlere... Otantik bir şeyler yazayım diye kendimi hiç kasamayacağım ama şöyle biraz "ileri" gidip şunu söylemek istiyorum: Bu şiirler de "öldükten sonra kapanmayan amel defterine" dahildir.


"En son şiirim şu...Yazılalı hemeen hemen bir sene deel de sekiz-dokuz aya vardı. Mart-Nisan arasında, o sıralarda yazmıştım. Ondan sonra da zaten başım ayık kalmadı ki...


Derdim türlü türlü, yoktur ilacım
Hiçbir türlü bulamadım dermanı
Bir dost bulup dem sürmekti amacım
Gam gasavet çevreledi her yanı

Kalemi kırılsın bunu yazanın
Söyler söyler derdi bitmez ozanın
Çağır bağır emir onun söz onun
Yazan katip böyle yazmış fermanı

Bir bahtı karayım gülmedi yüzüm
Neşeli görünür kan ağlar özüm
Kış misali geçti baharım yazım
Kaldırmadı başımdaki dumanı

Dünya dedikleri bir büyük handır
Veysel durmaz ağlar bunca zamandır
Az yaşa, çok yaşa sonu virandır
Bir gün göçün çeker ömür kervanı


Hoşgeldiniz sefa geldiniz, cümleten hakkınızı helal edin."
Devamı »

19 Temmuz 2019 Cuma

Yaşlanınca...


"İnsan yaşlanınca her şeye ilgisini kaybediyor."

Kutluca Köyünden* Ahmet amcanın sözleriydi bunlar. Eski topraklar en azından ilgilerini yaşlanınca kaybediyor. Bizim yetiştirdiğimiz nesillerse sanırım herhangi bir şeye hiç bir zaman gerçek anlamda ilgi duyamayacaklar.
Artık çok çabuk yorulan, çabuk sıkılan ve mümkünse tek bir saç telini bile herhangi bir sebeple feda edemeyen insanların oluşturduğu bir çağı yaşıyoruz ve daha da kötüsü bunu katlayarak devam ettirecek kuşaklar bekliyor bizi. Belki yok oluşumuz da bu sebepten olacak.
Bir çoğumuz haftada en az bir akşam 2-3 saatimizi bir televizyon dizisine ayırıyoruz. Bazımız listesine aldığı filmleri izliyor düzenli olarak. Sosyal medya ise başka bir dünya, günde en az bir saatini harcıyor çoğu. Bu kadar "vakit" ayırarak yapabileceğimiz hayırlı şeyleri sıralamaktansa şöyle desek yanlış olmaz: "Bu kadar düzenli vakit ayırarak yapamayacağımız herhangi bir şey yok." Yukarıda saydıklarım elbette gereksiz işler listesinde başlarda yer almaz, değişen çağın "ihtiyaçları" bunlar; ama önceliklerimiz, bizim nasıl bir hayat kurguladığımızla yakından ilişkili. Yoksa "neden" diye sorgulamalarımız temelsiz oluyor.
Ahmet amca, ilgi kaybını yaşa bağlıyor ama günümüzde ilgisizlik artık her yaşta ve her alanda patolojik bir seviyeye ulaştı. İlgimiz aslında yüksek ama temel insani değerlere değil. Paylaştığımız bir fotoğraf veya yazının beğenilme oranına duyduğumuz ilgiyi kapı komşumuzun ne halde olduğuna duyamıyoruz. Özellikle de eyleme yönelik tepkilere karşı aşırı bir ilgisizliğimiz var.
İlgi kaybımızın nedenlerini bilimsel olarak anlatabilecek yetkinlikte değilim ama bu konuyu hepimiz kendi içimizde cevaplayabiliriz belki de.
Aslında amacım, hiç bitmeyecek sandığımız "zaman" sermayemizin ne kadar kısıtlı olduğunu ve sona gelmeden bunu nasıl daha bereketli kullanabiliriz'i sorgulayan bir kaç kelam etmekti ama yapamadım, konu yine başka bir şekle büründü. Sürekli dırdır eden, her şeyden şikayetçi olan ama hiçbir şeye faydası olmayan insanlar gibi tek yaptığım, bir şeyleri, birilerini eleştirmek. Bunu fark ettiğime göre belki ben de yaşlanıyorumdur.

*Bursa, İznik

Devamı »

11 Nisan 2019 Perşembe

Yüreklerdeki Kara Delik

10 Nisan 2019 tarihi itibariyle bir kara deliğe ait "olay ufku"nu gösteren bir fotoğraf Brüksel'de düzenlenen bir basın toplantısıyla duyuruldu.

2012 yılında, biri Samanyolu’nda, diğeri Messier 87 Galaksisi’nde yer alan iki kara deliği gözlemleme amacıyla Event Horizon adında bir proje başlatıldı. Dünyanın farklı bölgelerine yerleştirilen 8 devasa teleskop sayesinde bu iki kara deliğe ait binlerce veri toplandı ve son iki yıl boyunca bu veriler işlenerek Messier 87 Galaksisi’nin merkezinde bulunan aktif bir süper kütleli kara deliğe ait bu fotoğraf elde edildi.
Dünyamızdan 53 milyon ışık yılı (1 ışık yılı=9.5 trilyon kilometre) uzaklıkta ve Güneş'ten tam 7 milyar kat büyük olan bu kara deliğin olay ufkuna ait olan fotoğraf, aslında kara deliğin 53 milyon yıl önceki durumunu gösteriyor. Yani kara deliğin bugünkü halini gözlemlemek istiyorsak -şu anki imkanlarımızla- bugün kara delikten kopan ışınların 53 milyon yıl sonra bize ulaşmasını beklemek zorundayız. Bu açıdan tarihin en eski fotoğrafı desek hatalı bir tanım yapmış olmayız.
Bugüne kadarki tüm kara delik görselleri simülasyonlarla elde edilmiş yapay görüntülerdir. Bu fotoğraf bu alandaki ilk somut bilgi olma özelliği taşıyor.

Kara delikler üzerlerine gelen ışığı bile yuttuğundan yukarıda gördüğümüz görüntü kara deliği kara delik yapan bölgenin (tekillik) fotoğrafı değil, kara deliğin olay ufku. Olay ufku, ışık ve maddenin kaçamadığı bölgeyi sınırlayan bir alandır. Fotoğrafın merkezinde gördüğümüz siyah oval bölge de kara delik değil. Bu bölge olay ufkunun yavaş yavaş kendine doğru çektiği birikim diskinden kaynaklanan bir gölge. Gölgenin etrafındaki aydınlık bölgeler ise yüksek dönüş hızından dolayı ışımaya uğrayan gazları gösteriyor. Kara deliğin en gizemli noktası olan tekillik fotoğrafta yer almıyor, çünkü bugünkü imkanlarımızla tekilliğin görüntülenmesi imkansız. Ancak bu durum kara deliğin "orada" olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu kadar bilimsel bilgiden ve insanoğlunun ulaştığı bu son teknolojiden sonra biraz dönüp gerçek hayatımıza bakalım istiyorum. 53 milyon ışık yılı ötesinden fotoğraf elde eden insanoğlu, bırakın aynı dünya üzerinde yaşayan kardeşlerini, kapı komşusunun halini bile bilmiyor, daha doğrusu umursamıyor. Uzaktaki yıldız hep daha parlaktır, doğru; ama bizi ayakta tutan, yaşamamızı sağlayan her şey yakınımızdakilerdir. 
Modern hayatın içimizde, yüreğimizde büyüttüğü bir kara delik var ve bu kara delik bütün iyilik imkanlarını, fırsatlarını, bütün vicdanımızı içine doğru çekerek yutuyor. Ortaya ise insana, hayvana, tabiata karşı sevgisi, saygısı, merhameti olmayan ruhsuz, hissiz ama çok akıllı varlıklar çıkarıyor.
Bazı görüşlere göre uzaydaki kara delikler yeni bir doğuşun başlangıcı olabilir. Bilimsel olarak bu henüz ispatlanamadı ama umarım insanoğlu olarak içine düştüğümüz bu kara deliğin böyle bir özelliği vardır...





Devamı »

25 Mart 2019 Pazartesi

Çocuktan Öğrendim - Tarih Nedir?

Çocuk kanalında tarih belgeseli seyrederken:

- Babacım, çok güzel bi vay bi yok anlatıyoy
(Bi var bi yok: Masal)
- Hayır oğlum tarih anlatıyor. Geçmişte yaşanmış şeyleri anlatıyor.
- Babacım tayih en güzel masaldıy...
Devamı »

25 Şubat 2019 Pazartesi

İstisna(lar) vs. Kaide(ler)

İnsan zihni pek sever kuralları, sebep-sonuç ilişkilerini. Onlara uymayı veya değer vermeyi değil belki ama tespit etmeyi ve yazıp-çizmesini sever. Kitaplar yazar üzerine, köyler, şehirler, devletler kurar. Uyması zor gelir ama yine de onlarsız yapamaz.
Resimdeki canlı bir ornitorenk. Avustralya’nın endemik canlılarından biri. Gerçi bu mübarek kıtadaki her şey endemik ve bir o kadar da acayip. Kurallar filan derken ornitorenk ne alaka şimdi? Kısa tutacağım, dur bekle. Yarım metre civarında boyu var ve 2 kilo kadar. Canlıları sınıflandırırken kullanılan kaidelerden biri şudur: Yumurtluyorsa memeli değildir. İşte bu canlı, ekidna (dikenli karıncayiyen) ile beraber yumurtlayan memeliler (prototheria) sınıfını oluşturarak bu kaidenin istisnasını teşkil ediyor efendim. Yumurtlayarak üreyen bu canlılar, yavrularını emzirerek büyütüyorlar, üstelik ciddi zehir barındıran bir pençeye sahipler. Evrim konusundaki tartışmaları şöyle bir kenara bırakıp birazcık epistemolojik açıdan bakmak istiyorum bu canlının bende düşündürdüklerine.
Canlıları inceledik ve onları sınıflandırırken genel kabul gören kaideler oluşturduk. Ancak bilgiye ulaşırken, bilgiyi üretirken hep bazı kırılma noktaları oluştu: istisnalar. Hayatın her alanında bunu görebiliriz. Sosyal bilimlerde istisnaların varlığı anlaşılırdır belki ama fen bilimlerinde dahi istisnaların mevcut olması kafa karıştırıyor. Hayatın hiçbir alanı, keskin ve değişmez değil. Tıbben öldü diye morga kaldırılıp, orada uyanan insanlardan, çok basit operasyonlarda masadan kalkamayan insanlara, dünya düzdür diye direten dogmatik düşünceden bugün yer çekiminin varlığını dahi tartışan bilim adamlarına kadar geniş bir istisna çemberi var elimizde.
Burada önemli olan, bu istisnalara verdiğimiz değer. Yoksa genellemelere karşı olmak anlamsız, öğrenmeyi-anlamayı kolaylaştıran bir tekniktir zira. Bilimin her alanında, bu istisnalar üzerinden gelişim sağlanmıştır desek, hatalı bir cümle kurmuş olmayız. Çünkü istisna, azınlıktır ve ayrıca inkar edilemezdir. Üstünü örtebiliriz ama orada bir hakikat olarak durur. Burnumuzun ucuna konan sinek gibidir, küçücüktür ama oradadır, kaşındırır devamlı. 
Özellikle de insan ile ilgili istisnalar en özelleridir; çünkü her insan bir istisnadır, müstesnadır. 
Kurallarımızı, bakış açımızı belirlerken işte bu istisnaları temel almalıyız, yoksa ıskaladığımız durumların sayısı belki az olur ama gerçeğe ulaşma açısından hep geride kalırız. İstisnaları önemsediğimiz sürece gerçekten âdil olabiliriz, gerçekten sevebiliriz, gerçekten ilerleyebiliriz. Yoksa kurduğumuz her yapı naylon olur, tekerrürden kurtulamayız.
Yani bozar efendim… Konu varlık ise, tek bir istisna bile bütün kaideleri bozar.
Devamı »

21 Şubat 2019 Perşembe

İlk Günah

Cennette mutlu mesut yaşıyorlardı. Dünyada veya öteki alemde, artık o cennet (bahçe) her neredeyse... Günah nedir bilmiyorlardı. Günah bir seçenek değildi belki de. Allah azze ve celle, onlara bir seçenek sundu: "Bundan yemeyin". Sonra kendisine izin verilmiş olan İblis dahil oldu olaya ve kan(dırıl)dılar. Artık günah, onlar için bir seçenek hâlini almıştı. "Pişmanlık" da öyle. Ve utanç da... Örtünmeye çalıştılar ama neyi gizleyebilirlerdi ki Yaradan'dan? Yapamadılar. Sonra yalvardılar, pişman oldular. Malum birisinin yaptığı gibi kendi hataları için Yaradan'ı suçlamadılar ve hatalarını kabul ettiler. Bunu yaptıkça "insan" kalacaklardı. En güzel elbise de buydu zaten. Huzurlu bahçelerinden çıkarıldılar ama ellerinde "en güzel elbise" vardı. Onu giydikleri sürece her yer cennet olacaktı.
Aslında bir düşüş değildi başlarına gelen ya da bir kovulma. İradeden ve tercihten bîhaber yaşarken, iyiliği ve kötülüğü bilinçli olarak seçerek ve bu seçimlerinin de hesabını verip karşılığını sonsuz olarak alacakları bir yaşam şekline dönüşmüştü durumları. Bu bir lütuftu aslında. Belki de tam bir özgürlük... Bunu değerlendirebilirlerse, İblis'in onları kandırmak için söylediği yalanlar gerçek olacaktı.
Devamı »

2 Şubat 2019 Cumartesi

Çocuktan Öğrendim - Varlık ve Yokluğun Öğrettikleri

- Bunu ister misin?
- I ııh
- Bunu?
- Iıııh
- Gel şunu yapalım?
- İstemiyoyum!
- Ne istiyosun?
- Canım hiç bi şey istemiyoy!
Devamı »

25 Ocak 2019 Cuma

Evlat Sevgisi & Allah Sevgisi

Bir muhabbet meclisinde bir abim şöyle demişti: "Akşam eve geliyorum ve fark ediyorum ki ben imanımı evladım kadar sevemiyorum..." Biraz durup düşününce fark ettim ki dil ile çok kolay söylenen ama uygulamada çok zor olan bir eylem bu: Allah'ı sevmek.
Evlat sevgisi kişi ile çocuk arasındaki fiziksel bir bağ temelinde oluşan ya da başlayan bir sevgi. Bu bağ her zaman biyolojik şekilde başlamayabilir. Evlatlık çocuklar da aynı şekilde sevilebilir. Ama diğer bütün sevgiler çok daha farklı bir çaba gerektiriyor.
Evladını anlamak gibi bir durumu olmaz çoğu zaman ebeveynlerin. Çoğunlukla elde olmaz bu anlamadan sevme durumu, sadece seversin. Ancak Yaradan'a duyulan sevgi diğer tüm sevgilerin temelindedir ve "Seviyoruz tabi ki" deyip bırakılamaz. İspat ister her daim. Aslında bütün sevgiler böyledir, teoride. Her "normal" insan ailesini sever ama bunu gösteremeyebilir veya farklı şekillerde ifade edebilir. Ancak bir yerde bu sevgi muhakkak kendini gösterir.
Sevgi mefhumunun gereklerini yerine getirmeden varlığından bahsedemeyiz. Evladını, eşini, kardeşlerini veya ebeveynlerini ya da başka herhangi birini her gün dövüp sonra da onları sevdiğini söyleyen bir kişinin samimiyetine inanmak akıl işi olmayacaktır. O zaman Allah'ı veya her neye inanıyorsan o'nu sevmeyi, diğer sevgiler gibi nasıl en derinlerimizde hissedebiliriz? İnandığımız öğretinin ibadetlerini veya gereklerini, sûreten yerine getiriyor olabiliriz. Dışarıdan bakıldığında gerçek mü'min veya dava insanı gibi de görünebiliriz. Fakat iş gerçekten bir fedakarlık yapmaya gelince, işte o zaman rengimiz belli olur. Allah'ın koyduğu sınırlar veya inandığımız öğretilerin düsturları ile evladımızın, eşimizin, dostumuzun, ailemizin istekleri veya "mutluluğu" çatıştığında hangisini tercih ediyorsak, samimiyetimizin seviyesi de o kadardır.
İnanan insan için "evlatlarımız için yaşıyoruz, onlar mutlu olsun yeter" benzeri cümleler, her neye inanılıyor olursa olsun inancı temelinden sarsar. Çünkü insan mutluluğunun sınırları yoktur. Çoğunlukla bizi mutlu eden şeyler, bizim iyiliğimize değildir. Evlatlarımız mutlu etmek uğruna Allah'ın rızası olmayan işler yaparak nasıl din dairesinde kalmayı umabiliriz?
Bir yandan her bir anlamın temeline ve kaynağına "ben"i koyan varoluşçu düşünceyi eleştirirken diğer yandan kendi veya başkalarının keyfi için her fırsatta inancının öğretilerini ötelemek, örselemek veya tamamen görmezden gelmek, büyük ama farkına varılmayan bir paradokstur.
Kur'an'ın "sarp yokuş"dediği ve önce kendimizi boyunduruklarımızdan kurtarmamız gereken durum budur belki de. Sebeplerin sebebini seversek, diğer her şeyi sevmemek için sebebimiz kalmaz.

Hasılı sevgi fedakarlık ister, kurban ister, kendini kurban etmeyi, kendinden kurban etmeyi ister. Habil miyiz yoksa Kabil mi? Karar vermeliyiz artık, çünkü kurbanımız ona göre kabul gör/mey/ecek.


Fotoğraf: Annie Spratt
Devamı »

19 Ocak 2019 Cumartesi

En çok...

En çok sigaranı kıskanıyorum. Hüzünlüyken, neşeliyken, umutluyken, tükenmişken, sağlıklıyken, hastayken, hem de çok hastayken, dinçken, yorgunken, açken, tokken, uykuluyken, uyanıkken, çayın yanında, suyun yanında, benim yanımda... Her zaman onunlasın. Her şeye ama her şeye üşenirken bu merete hiçbir zaman ve zeminde üşenmeyişin beni ölesiye kıskandırıyor. Bu bir paranoya değil, acı gerçeğin daniskası hem de... Kendimi onunla kıyaslamıyorum ama "senin için canımı veririm" gibi şaşalı bir cümle kuran insandan, ben dokunmaya kıyamazken kendisini kendi elleriyle öldürüşünü seyretmekten usandığım için bunu bırakmasını istediğimde makul bir çaba beklemeyi hak ediyor olmalıyım. Evet, insanın herhangi bir alışkanlığını bırakması, ondan vazgeçmesi kolay değildir; hatta en zorudur, bunu çok iyi biliyorum; çünkü o kadar çok şeyden vazgeçtim ki... Kiminden pişmanım, kiminden değilim. Sevgime veya yaptıklarıma karşılık beklemiyorum, sadece biraz çaba bekliyorum ve biraz dürüstlük de fena olmazdı. Her koşulda vazgeçilmezin olmayı çok isterdim, o zıkkım öyle çünkü. Aklımı kaybetmemek için çok çabalıyorum, bunu bil. Gerçi bunları sana anlattım hep... Ben hep anlattım sana, her şeyi; ama bu sadece hüznümü  artırdı ve senin de umursamazlığını...

Ne diyordum? Hah! En çok sigaranı kıskanıyorum...
Devamı »

Geçmişi unutma

Kim terörist?

Kim terörist?