26 Eylül 2008 Cuma

Kelebek

Bi program seyrediyordum. Bir yorum:


"Kelebeklerin ömrü 1 günmüş ama kelebekler ömür boyu mutlu yaşarmış."


Uzun konuşmalar, yorumlar, cümleler; fonksiyon itibariyle, genelde kısalardan zayıftır. O yüzden ben de kısa kesiyorum.

10 Eylül 2008 Çarşamba

Artık Yok

Geçenlerde kardeşim ısrarla söyleyince farkettim. Tam 17 senedir her eylülde bizi saran okul telaşı artık yoktu. İkimiz de fakülteden mezun olmuştuk. Tuhaf bir durum. Her ne kadar bazen özlesem de artık bittiğine seviniyorum. Tabi çok geçmeden bir iş bulabilirsem sevincim tamamlanacak. İşsiz beklemek kadar kötü bir şey olmasa gerek.


6 Eylül 2008 Cumartesi

Martin Luther - Bir Rüyam Var (I have a Dream)



Batı kültürü farklılarla barışık değildir. Halen siyah zülmünü haberlerde görebiliyoruz, kendimizi kandırmayalım. Bu anlayışlarını diğer kültürlere de bulaştırıp kendilerine fayda sağlamak istiyorlar. Yeni "zenci"ler üretiyorlar. Yeni kavgalar... Bunun illa bir program dahilinde yapılmasına gerek yok. Sürekli toplama, tüketme hırsının doğal sonucudur bu.

*




Martin Luther 15 Ocak 1929'da ABD'nin Atlanta şehrinde dünyaya geldi. Kısa süren yaşamı boyunca zorlukları, acıları ve başarıları birlikte yaşadı. 25 defa tutuklandı, 4 kez suikasta uğradı, 1963'de Times dergisi tarafından yılın adamı seçildi, 5 adet onur ödülüyle mükâfatlandırıldı. Sözleri ve şiddet içermeyen mücadele yöntemi sadece siyahlar için değil, tüm sömürülen ve ezilen toplumlar için bir model oldu. 35 yaşında özgürlük mücadelesi bayraktarlığının bir simgesi olarak, Nobel ödülü kazandı ve yaklaşık 54,123 dolarlık ödülü kabul etmeyerek, insan hakları örgütlerine bağışladı.
1948 yılında lisans eğitimini tamamladıktan sonra, Pennsylvania'da teoloji öğrenimi gördü, 1955'te, Boston Üniversitesi'nde doktora eğitimini tamamladı. Bir süre Alabama, Montgomery'de rahip olarak görev aldı.
Şiddet içermeyen zenci hakları savunuculuğunda, ilhamını büyük ölçüde sosyalizm ve Hıristiyanlığın öğretilerinden aldı. Bu yolda mücadele yöntemini, Mahatma Gandi'nin barışçı durumundan etkilenerek belirledi. Zenci hakları ile ilgili birçok sivil toplum örgütünde görev aldı; oteller, lokantalar ve özellikle toplu taşıma araçlarında uygulanan ayrımcılığa karşı, 382 gün süren bir boykotun liderliğini yürüttü ve nihayet Anayasa Mahkemesi, otobüste uygulanan zenci ayrımcılığına, 21 Aralık 1956'da son verdi.
1957-1968 yılları arasında, yaklaşık 10 milyon kilometre yol kat etti ve 2500'den fazla seminer verdi. 5 adet kitabı ve sayısız makalesi var. 3 Nisan 1968'de Memphis, Tennessee'ye giderek son konuşmasını yaptı ve ertesi gün otel odasının balkonunda vurularak öldürüldü.



Martin Luther'in ünlü konuşması.
Tarih, 28 Ağustos 1963. Yer, Washington D.C. Siyahi lider Martin Luther King, ABD tarihinin ilk şiddetsiz eyleminde kürsüye çıktı, 300 bin siyah ve beyazın önünde, akıllara kazınan ünlü konuşmasını yaptı.

Konuşmadan 5 dakikalık bir alıntı:



Tamamını bulup seyretmenizi tavsiye ederim.

(Videodaki bölümün Türkçesi)

Bir rüyam var. Gün gelecek, bu ulus ayağa kalkıp kendi inancını gerçek anlamıyla yaşayacak. "Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır."
Bir rüyam var. Gün gelecek, eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları, Georgia'nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar.
Bir rüyam var. Gün gelecek, Mississippi eyaleti bile, adaletsizliğin ve baskıların sıcağıyla bunalıp çölleşmiş olan o eyalet bile, bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek.
Bir rüyam var. Gün gelecek, dört küçük çocuğum, derilerinin rengine göre değil, karakterlerine göre değerlendirildikleri bir ülkede yaşayacaklar.
Bugün bir rüyam var benim. Bir rüyam var. Gün gelecek, Alabama eyaleti, valisinin ağzından hep müdahale etme ve izin vermeme yönünde sözler dökülen o eyalet, küçük siyah oğlanlarla küçük siyah kızların, küçük beyaz oğlanlar ve küçük beyaz kızlarla el ele tutuşup kardeşçe birlikte yürüdüğü bir yere dönüşecek.
Bugün bir rüyam var benim. Bir rüyam var. Gün gelecek, bütün vadiler yükselip bütün tepeler ve dağlar alçalacak, engebeli yerler düzlük yapılıp girintilerle çıkıntılar düzleşecek ve Tanrının şanı yeryüzüne inecek, bütün canlar hep birlikte görecek onu.
Bizim umudumuzdur bu. Güneye dönüşümde içimde taşıyacağım inançtır. İşte bu inanç sayesinde umutsuzluk dağını yontup bir umut anıtı yaratacağız. Ulusumuzu saran ahenksiz bağırtıları, bu inanç sayesinde güzel bir kardeşlik senfonisine dönüştüreceğiz.
Bu inanç sayesinde bir gün özgür olacağımızı bilerek hep beraber çalışacak, hep beraber dua edecek, hep beraber mücadele edecek, hep beraber hapse düşecek, özgürlük için hep beraber ayağa kalkacağız. İşte o gün Yüce Tanrının bütün kulları, yepyeni bir anlamla söyleyecekler bu ilahiyi:


Benim ülkem, senin ülken
Özgürlüğün güzel yurdu,
İşte söylüyorum sana:
Atalarımın öldüğü toprak burası,
Şehitlerin gururu olan toprak,
Her bir dağın yamacından,
Özgürlük yankılanacak.

...

Özgürlüğün yankılanmasını sağladığımızda; her kasabadan ve köyden, her eyaletten ve kentten özgürlüğün yankısını duyduğumuzda, o gün yakın demektir ve o gün Tanrının bütün kulları, siyahlar ve beyazlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Budistler el ele tutuşup siyahların eski bir ilahisini söyleyecekler:


Sonunda özgürüz! Sonunda özgürüz!
Şükürler olsun Tanrım!
Sonunda hepimiz özgürüz!


Animatör ve Animasyon Kapışması



Ünlü kapışmanın 2. bölümü de varmış. Yeni öğrendiğim için ilkiyle birlikte paylaşmak istedim. İlk bölüm, sadece deviantart'ta yaklaşık 6 milyon kez izlendi (şimdilik). Pişman olmayacaksınız.


Animator vs. Animation

Animator vs. Animation by *alanbecker on deviantART


Animator vs. Animation 2

Animator vs. Animation II by *alanbecker on deviantART




5 Eylül 2008 Cuma

Algılayış Biçimi



(1 Mayıs 2007)

İnsanın eşyaya bakış açısı, kendisini mülkiyetin "mutlak sahibi" gibi görmesi; iktidarı kullanmaktan tabiat kaynaklarından faydalanmaya, nefes almaktan/alabilmekten sevgi duymaya kadar her şeyi ama her şeyi bir sermaye şeklinde idrak etmesi ve bu durumun yaygın, etkin bir hâle gelmesi sonucunda tabii olarak sömürgecilik, kölecilik, soykırımlar, katliamlar, iç karışıklıklar, açlık, fakirlik gibi binlerce çeşit sorun ortaya çıkmış ve hepsinden önemlisi dünya/tabiat, bu mutlak mülkiyet anlayışı sonucu hayal edilemeyecek düzeyde tahrip edilmiş, yok olmaya başlamıştır. Bu durumda hiç bir anlaşma, protokol, karar vb. bu gidişatı değiştiremeyecektir. Gerekli olan, hâlâ nefes alınabiliyorken, bu algılamanın değişmesidir. Yani hiç bir şeyin aslında bize "ait" olmadığının farkına varılması ve başkasının malı nasıl kullanılıyorsa her şeyin öyle "kullanılması".

Büyümemizi İstemiyorlar!









(30 Mart 2007)

Birileri büyümemizi istemiyor. Bize sürekli ergenlik kültürünü pompalıyorlar. Çünkü eğer "büyürsek" zulüm çarklarına, yalan sistemlerine çomak sokabiliriz. En çok korktukları şey bu. Kabusları bu. Bu yüzden genç-yaşlı herkese hazza dayalı hormonal bir hayatı dayatıyor veya buna özendiriyorlar, ellerindeki bütün araçlarla. Aslında özendirmekle dayatmak arasındaki farkın da bir önemi kalmıyor.
Hedefsiz, amaçsız, şahsiyetsiz, hissiz, duyarsız, haz için yaşayan yaratıklara benziyoruz veya benzemeye başlıyoruz. Tüm dünyayı bu yaratıklarla doldurmak için gösterilen çaba muazzam.
"Topraktan değil sanki betondan yaratılmış modern insan" ve bu yüzden bitmiyor sorunları. Sürekli yönlendirilmenin verdiği büyüyememe hastalığı yüzünden olsa gerek, kendisini sadece terapi merkezlerinde, para karşılığı dinletebiliyor. Zira insanın sözünün dinlenmesi bir olgunluk esamesidir. Olgunluk ise bu haz sisteminin en büyük düşmanı.
Etrafınıza bakıp da 40-50 yaşlarında veya daha da yaşlı ama 5-6 yaş psikolojisine sahip varlıkları görünce, bu çabaların başarılı olduğunu görüyor ve Allah'tan yardım dilemeye başlıyorsunuz, bu "esfelesâfilîn"e düşmemek için. Zira kendinizi iki dakika koyverseniz sizi hiç ummadığınız birine dönüştürecek tüm enstrümanlar hazır. Ahirete imanın o kadar çok sebebi var ki...


Gelişiyoruz (!)


(27 Aralık 2007)

Alkollü içki tüketiminde Rusya'dan sonra dünya ikincisi olmamızın ardından şimdi de malum "çocuk pornosu" haberleri çıktı. Son "testis" muhabbeti de cabası. İçki, sigara, uyuşturucu ve benzeri bilumum hastalıklara başlama yaşının 5-6 lara inmesi; şiddet, paranoya ve nefretin toplum şahsiyetini oluşturmaya başlaması...

Aslında bunları buraya yazarak da eleştireceğim şeyin aynısını yapıyor gibi olacağım ama "yazmasam çatlayacaktım".

Mutlaka dikkatinizden kaçmamıştır; son 5-10 yıllık dönemde, adı geçen illetlerle ilgili haberler, bir kısım medya tarafından çok yoğun bir şekilde veriliyor. Hele bazı dönemlerde her gün haber programlarının yarısında kriz geçiren uyuşturucu bağımlıları, komaya giren alkolikler, sarhoş şoförler, tecavüzcüler, her çeşit katiller gösterilmekte ve insanlar güya bunlara karşı "bilinç"lendirilmektedir. Aklı başında her insan, bu tarz haberlerin toplumu yönlendirmekten, insanları o şeye teşvik etmekten başka işe yaramadığını görecektir. Zayıf karakterli ya da manyak insanlar, tahrik ediliyor. Bunun aksini iddia eden ve "Ne yani bu haberler verilmesin mi?" gibi tuhaf tepkiler verenlerin, adı geçen illetleri kullanma veya yapma yaşının ne denli düştüğüne bakmaları gerekir.

Hasılı, medyanın bu yönlendiriciliğinin ve gücünün farkına varılmalıdır. Zira medya veya onu kullananlar bunun çok iyi farkındadır.

"Medya günah keçisi mi?". Evet. Günah keçisi, günah eşeği; günahla ilgili hemen her türlü yönlendirici! Toplumun ahlak ve görgü seviyesini belirleyici...Kişilik ve ideal sahibi olup dik durmanın önemi, böyle bir "cahiliye medyası"nın olduğu dönem ve zeminlerde daha da artmaktadır. Yalnız bu şekilde sorunun bir parçası olmaktan kurtulmuş olabiliriz.



Bari Biz Karıştırmayalım!

(5 Mart 2007)


Aşağıda fotoğraflarını gördüğünüz caminin adı Kubbetüs-Sahra. Maalesef bizde yaygın olarak Mescid-i Aksa ile karıştırılıyor. Hem de dini yayın organlarında bile yapılıyor bu. En son geçen gün Meltem TVdeki Diyalog programının sunucusu da yapınca e yuh dedim ve paylaşmak istedim.

Ayrıntılı bilgi için


 Mescid-i Aksa Camii ise aşağıdaki. Yani Kübbetüs-Sahra'nın hemen önündeki cami.

Ayrıntılı bilgi için

Vicdanî Retçiler-Vicdansız Retçiler*

Askerlik bence gerekli bir müessesedir. Burada eleştirdiğimiz şey toplumun bazı konulardaki (aslında çoğu konudaki) ikircikli tavrı, başka değil. Samimi olmayan bir toplumun başına da samimi olmayan insanlar gelir işte.
Askere gidip gitmeme konusunun kişilerin iradesine bırakılması, tartışılabilir bir konu tabi ki ama burada asıl vurgalamak istediğimiz şey başka. Sözü fazla uzatmadan yazımızı sunuyoruz.


(28 Eylül 2006)

İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke'nin 7 Ekim 1996 tarihinde TCK m.155'deki "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle, Askeri Ceza Kanunu m.58'de düzenlenen "milli mukavemeti kırma" fiiline dayanılarak tutuklanması ile birlikte ülkenin siyasal gündemine "vicdani ret" kavramı ilk kez girmiş oldu. Aslında daha öncesi de var ama bunlara değinmek istemiyorum. Keza AİHM’de açılan dava ve sonucuna da değinmeyeceğim. Çünkü asıl anlatmak istediğim başka şeyler var. İlk defa ben dile getirmiyorum tabiî ki ancak bunlar ne kadar çok yazılır ve yayılırsa o kadar etkili olur. Hatta benim gibi toy bir üniversite öğrencisinin bile naçizâne bir katkısı olabilir bu konuda. Tabi vatan haini ilan edilme ihtimalimiz de oldukça yüksek.

Vicdanî retçiler tabi ki büyük tepkiyle karşılandı: Vatan haini ilan edildiler, en ağır hakaretlere maruz kaldılar, dayak yediler, hapishanelere atıldılar, oralarda linç tehlikesi yaşadılar. Aksi olsaydı şaşırmak gerekirdi zaten. Her türlü haksızlığı sineye çeken bir toplum… Fakat bir kutsalına (!) dokununca; feverânlar, vaveylâlar, her türlü eleştiri (Topyekun değil tabi ki; genel olarak, daha doğrusu “etkili genel” olarak)… “Ya sev, ya terk et!”ler… Fakat esas sorun bu değil. Sorun şu ki, bu kadar velveleyi koparanlar, askerliğe karşı, o bağırıp çağırdıkları insanlardan daha fazla bir sevgi de beslememektedirler. Belki de daha fazla nefret ediyorlardır. Fakat kendilerinin söylemeye cesaret edemediklerini başkaları haykırınca, ağırlarına gidiyor olmalı. Sürü psikolojisiyle kalabalığa katılıp, önlerine geleni vatan haini ilan ediyorlar. Mutlaka hepsi aynı değildir. İçlerinde büyük bir samimiyetle ve inanarak vicdanî retçilere karşı çıkanlar vardır, olmalıdır. Ancak sesi en çok çıkan, en çok ve en ağır hakaretleri yapan şahıslara bakıldığında, bir ikiyüzlülük hemen dikkat çeker. Az önce vicdanî retçilere ağzına geleni söyleyen vatandaş; birkaç dakika sonra, askerliği en kısa yoldan nasıl yapabilir, hatta hiç yapmamak için nerden ve kimden hangi ebatta torpil bulabilir, çürüğe çıkmak için nasıl bir dümen çevirebilir onun hesabını yapmaya başlar. Bu durumda kim vatan haini olmaktadır? Vatan hainliğinin tek göstergesi, askere gitmeyi reddetmek midir? Veya ülkesini sevmenin tek kanıtı asker olmak mıdır? Her önüne gelene vatan haini yaftasını yapıştırmak, bu memleketteki bazı gruplar için, doktora tezlerine konu olacak bir rahatsızlık olsa gerektir. Konunun yönetim boyutuna baktığımızda ise; bir yandan “hak ve hürriyetler” den bahsetmek, bir yandan da vatandaşlarına vicdanen istemedikleri bir hizmeti zorla gördürmek, ancak diktatörlüklerde görülen bir uygulamadır. “Bu millet, asker-millettir. Bunlar, bu toplumun yapısından bîhaber insanların yorumları… Bakın dünyada…” gibi argümanlarla bu duruma açıklık getiremezsiniz. Ferd, askerlik yapmak istemiyorsa, bunu özgürce söyleyebilmeli ve neticede kendisine askerlik yapmama hakkı verilmelidir. “O zaman askerlik yapacak kimse bulamazsın, ülke sahipsiz kalır!” cevabı ise, övünülüp durulan şeylere esas hakaret olur. Meğer ki bir savaş hâli olsun, bir vatandaş ülkesi için herhangi bir sebepten dolayı savaşmak istemiyorsa, bu hak ona verilmelidir. Bu; ABD’nin Vietnam’da, Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta; Rusya’nın Çeçenistan’da, Türkiye’nin Kore’de veya Lübnan’daki iç çatışmalar sırasında Hıristiyanlara uçaklarla yaptığı mühimmat yardımında olduğu gibi insan vicdanının kabul edemeyeceği bir savaş veya görev de olabilir; ülkenin kurtuluş savaşı da. Zira isteksiz ve inançsız askerlerle dolu bir ordu, kendisinden on kat küçük bir birliğe yenilebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu durumda istemeyen kişileri de orduya almak, insan kıyımını artırmaktan başka ne olabilir? Hem zaten herhangi bir vicdanî sebepten dolayı orduya katılmak veya savaşta yer almak istemeyen insanları zorla buna mecbur etmek; ne dinimize ne kültürümüze ve ne de akla-mantığa uyar. Tamam askerliğin düşünemeyeceğimiz kadar çok faydası olabilir insanlara, ancak dayatmanın hiçbir anlamı yok. Keşke vicdanî retçiliğe karşı olanların hepsinin veya çoğunluğunun samimiyetine inanabilsem. Ancak toplum olarak hemen her konuda gösterdiğimiz kaypaklık, burada da kendini gösteriyor. Sürekli eleştirdiğimiz çarpıklıkların kaynağında ve idamesinde biz varız. Söylediklerimiz yaptıklarımızla uyuşmuyor. Ne sosyal ne de siyasî hayatta onurumuzla ilerleyebiliyoruz. Bu yalancı yüzümüz değişmedikçe de miras aldığımız ve her saniye bir tuğlasını yok ettiğimiz bu büyük medeniyetin, bu değerlerin, bu inancın esâmesi okunmayacak. Binayı yıktık, temeli de sökersek yeni bir bina inşa edemeyiz.

Merak ediyorum, acaba askerlik isteğe bağlı bir hâle gelse, o vatansever insanların kaçı kendi isteğiyle askere gider? Bu vatan evlatlarının hiçbirisinin bu görevden kaçmayacağına inanılıyorsa o zaman neden askerlik mecburî hizmet? O zaman adama şöyle sormazlar mı: “E kardeşim onlar vicdanî retçi, peki siz nesiniz? Vicdansız retçi mi?”


* Babamın karşılaştırmasıdır, sağ olsun.

Sadece kirletiyoruz

(21 Ağustos 2006)

Haftasonu Ankara-Çamlıdere'ye iki günlük bi geziye gittik, ailem ve dayılarımın ailesiyle. Güzel oldu, en sıcak günlerde en serin yerlerden birindeydik. Hava da iyi yakıyor bu arada. Neyse gittik piknik yerine, yaptık pikniğimizi, gezdik dağlarda, kızılderililer gibi şarkılar söyledik kardeşim ve küçük dayı oğluyla...

Sonra iş temizliğe geldi. Aman Allah'ım, aman Allahım! İnanmıycaksınız ama çocuk bezi, tomarla kağıt, ped, rakı şişeleri... aklınıza gelen gelmiyen bilumum cam, kağıt, plastik ve hatta metal envanter... Beş kişi dağın başındaki çamlar arasındaki koca piknik alanının 500 metrekaresini yarım saatte temizliyemedik. Yahu dağın başı, arabasına değer veren hiç kimse oraya gitmez. Zaten oranın varlığını bilenlerin sayısı da 100 ü geçmez belki. Ama gel gör ki... Yav bitmiş jöle kutusu arkadaş yav. Kilot! Allah seni ıslah etsin, ne zannediyorsun orayı, çamaşırhane mi?! Havlular... Topladık yaktık bi güzel, ama diğer yerler kaldı. Tamam bi çok piknik alanı öyle ama burası çok tenha bi yer yahu, hakikaten dağın başı. Yani o kadar sinirlendim ki, ne gezdiğim o güzel yerler, ne gördüğüm yüzlerce çeşit kuş ve onların o büyüleyici sesleri; ne envai çeşit börtü ve de böcük, ne o pınarlar yetti sinirimi almaya... Yani insan bu dünyaya kirletmeye ve tüketmeye geliyor sadece sanki. Çalılıklar üzerindeki plastik bardakları toplarken düşünmeye başladım da hayatta kalmamız için tabiata ne kadar da çok zarar veriyoruz, ne kadar canlının ölmesi gerekiyor biz yaşayalım diye. Bi de tabi rahatımız için, lüks için verdiğimiz zarar var; ölenler, öldürdüklerimiz var. Yani evimizde dolaşan bi karıncaya, örümceğe ne kadar saygı duyuyoruz ki? Onu alıp dışarı bırakmak varken, üzerine sıkıyoruz böcük ilacını... Hatta daha evimizi yaparken... Daha tabiata saygı duymuyoruz ki birbimize duyalım. İşte dünyada yaşananlar. Hayatı ne hâle getirdik. Birbirimizi öldüre öldüre bitiricez bi gün. Tabiata saygılı olmadığımızdan, birbirimizi öldürmeyi meşru ve gerekli bulan ideolojiler üretiyoruz.

Bi süre bunları düşündüm, sonra hemen kendime geldim ve elimdeki, içi çeşit çeşit iğrenç şeyle dolu torbayı yanan ateşin içine attım... Keşke her şeyi temizlemek bu kadar kolay olsaydı.