12 Aralık 2010 Pazar

Nedamet

Belki de her şey o zaman başladı. Ortaokulda coğrafya sınavında arkadaşımın ısrarına dayanamayıp kopya verince öğretmen: "Senden hiç ummazdım!" demişti. Şimdi geriye dönüp bakınca, beni tanıyanların-sevenlerin, öğrendikleri zaman aynı sözü söyleyecekleri ne kadar da çok şey yaptığımı görüyorum. Miktar olarak değil ama çirkinlik olarak dehşet verici şeylerdi yaptıklarım. Yanlış işler yapınca bir ömür çıkmayacak bir pişmanlık siniyor insanın yüreğine. Birilerine herhangi bir öğüt vereceğim zaman hep bu yaptıklarım geliyor aklıma, susuyorum sonra.
Bazen alelade zamanlarda öyle bir duraksıyorum ki... Geçmiş, şu an, gelecek... Hepsi anlamsızlaşıyor. Hayallerim, planlarım, pişmanlıklarım, sevdiklerim... Öyle bir hiçlik çöküyor ki üzerime... Yaşamak denen şey öyle saçma geliyor ki... Yo hayır, intiharı düşündüğümden değil, asla! Sadece "Kimim ben, burda ne yapıyorum?" sorularına ikna edici cevaplar bulamadığımda, tabiatta bilinçsizce yer kaplayan taştan, kayadan farksız hissediyorum kendimi. Bu dünyanın en şanslı insanları deliler sanırım.

2 Aralık 2010
Adana/İmamoğlu

28 Kasım 2010 Pazar

Biraz Anarşi

Anarşizm deyince herkesin aklına gelen "terörizm"den bahsetmiyorum. Bu önemli felsefi akımı terör örgütleriyle özdeşleştirmek, şekli benziyor diye patlıcan ve muzu aynı şey saymaktan farksızdır. Ha anarşizmin insanlığa fayda getireceğine de inanmıyorum. Dinî, ahlakî, hukukî, sosyal vb. onlarca çeşit kuralın varlığına rağmen insan soyu olarak dünyayı bu hâle getirmişken bir de anarşi ortamında nasıl mahluklara dönüşürüz Allah bilir. Gerçi anarşizm de bu paradoksa tepki olarak ortaya çıkan bir akım ve "kuralsızlık" diye basit bir şekilde de tanımlanamaz. Her neyse. Söylemek istediğim şey başka zaten.
Sanırım kuralları sevmemek ve onlara uymamak toplum olarak değil insanlık olarak genlerimize işlemiş. Özellikle de kendi elimizle çıkardığımız kurallara uymamak... "Kurallar çiğnenmek içindir" ve türevi düsturlar zaman zaman hepimizin hayatına yön verir. Bazılarımız bunu hayat tarzı hâline getirir ki bu kişilere de "suçlu" deniyor çoğunlukla. Bu bağlamda aklıma takılan soru şu: Hız limitini aşarak, alkollü araç kullanarak, işyerinde emniyet tedbirlerine uymayarak vb. şekillerde  kendi hayatımız için kendi elimizle çıkardığımız kanunlara, düzenlemelere uymamak ve hatta onlarla adeta dalga geçmek ile dağa çıkıp ülke varlığına savaş aç(tırıl)mak arasında ne fark var? Anarşizmi dağa çıkmak olarak algılayanlar, kendi kuralsızlıklarını nasıl açıklayabilirler? Yine o ünlü perhiz-lahana turşusu çelişkisine geldik. Otuz senedir bu ülkede terör yüzünden kaybedilen insan sayısı, birkaç senede trafik kazalarında kaybedilenlerle aynı.
Aklımdakileri tam olarak ifade edemedim ama askerlik yaparken bu kadar düşünebildiğime de şükür.
Demek ki hepimizin içinde biraz anarşi var aslında. Düzensizlikteki düzeni seviyoruz.
Birkaç senedir etrafımdakilere yarı şaka yarı ciddi zırvaladığım bir sözün askeriyede de geçerli olduğunu gördüğümden bu tuhaf yazıyı o sözle bitirmek istiyorum: Biraz anarşi herkese iyi gelir.

19 Kasım 2010 Cuma
Adana/İmamoğlu

3 Ağustos 2010 Salı

Ara...

Zaten uzun aralıklarla yazıyordum, bundan sonra ise askerlik nedeniyle çok daha uzun bir süre yazamayacağım.

2 Temmuz 2010 Cuma

Güç...

Bir araba reklamında (VW - Volt) "Kuralları güçlü olan koyar." diyordu. Evet, bu kahrolası vakıa ve bunu reklamlarda bile içimize işletmeye çalışan köhne zihniyet... Bunu mutlak gerçek gibi göstermeye çalışan hatta "Siz de güçlü olun, süper güç olun siz de kural koyun!" der gibi mazlumların zihnine bile "Bir gün biz de ezeceğiz!" nüvesini yerleştiren zalimler ve uşakları... Ve bu adi düzenin "içinde" kurtuluş projeleri üretmeye çalışan cehalet, belki çaresizlik... Dirilişin saflığı ve gücünü göremeyen kör(eltilmiş) gözler... Korkak ruhlar, karışmış kafalar, boğulmuş yürekler...
Ne kadar çok konuşursak o kadar az düşünüyoruz, o kadar çok kan(dırıl)ıyoruz. Ve ne kadar da çok konuşuyoruz. Eyleme geçme vakti ne zaman? Susmak değil gereken ya da durmadan konuşmak. Hayır! Devrim veya anarşi değil bahsettiğim. Başka bir şey bu, bir tazelenme, derin bir silkeleniş... Hindiden veya kargadan bir farkımız olsun için... Bülbüller gibi konuşacağı zamanı da susacağı zamanı da uçacağı zamanı da bilerek, bir davanın uğrunda ömür tüketmek. "Gücün sözü değil, sözün gücünnü hakim kılma" yolunda bir ömür, en güzel sözü en güzel şekilde şakıyarak... Esas "güç" işte bu! Yıkmayan, yıkılmayan.

2008

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Değmez!


Yeryüzünün tümünün saltanatı, toprağa düşecek bir damla kana değmez.


Bostan

16 Nisan 2010 Cuma

Olsun!

Tam "İşte oldu!" dediğiniz zamanlarda, hep bi şeyler sizi rahatsız etmeye başlar yeniden. Tıpkı ishal olmuş gibi...

Geceleri zor uyumaya başlarsınız, ya da kolay uyursunuz ama hiç tam anlamıyla dinlenemezsiniz :)

Hayat hep böyle sanırım. Tüm duygular gibi ve belki hepsinden daha çok "mutluluk" da hep eksik, yarım, çeyrek...

Ama olsun! Önemli olan doğru bildiğinizden zerre kadar uzaklaşmamaya, asla mazeret kabul etmemeye ve üretmemeye çalışarak, "olmadıysa" değiştirerek, doğru bildiği hayatı yaşamak. Asla takas edilemeyecek, ciro edilemeyecek değerlere sahip olmak... Ne pahasına olursa olsun onurundan hiç fire vermemek. Onur karşısında her şey değersiz çünkü...

Ağustos 2009

15 Nisan 2010 Perşembe

Garibanlık

Cahillik değildir. Ezilmişlik de değildir. Ellere, yüze, baştan ayağa tüm vücuda ve ruha, hareketlere siner "garibanlık". Yoksulluk, fukaralık da değildir. Başka bir hâldir.

Garibanlık "zavallılık" da değildir. Hele "yenilmişlik" hiç değildir. Bilakis gerçek bir muzaffer olma hâlidir belki de. Sabrın en üst derecesidir. Sabırsa "katlanmak" değildir. Mizac meselesidir. Gönülden gelen bir tahammül ile mücadele etmeyi anlatır, her şeye karşı.

O yüzden gariban insanlara karşı, başka kimseye duymadığım bir saygı ve sevgi besliyorum. Belki olur da bize de bulaşır diye...

Kasım 2008

Yağlı Sabun

"Yağlı sabun... Yağlı sabun..."

Otobüs durağında sırada bekleyenlere sabun satmaya çalışan bir kadıncağız. Sabunların temizliği yüzüne vurmuş, ışıl ışıl parlayan bir teyze... Düşünmeye başladım ki son zamanlarda pek yapmadığım bir şeydi bu. Önümdeki arkamdaki hanımlara baktım gözucuyla. Yeni ve parıltılı elbiselerine, boyalı saçlarına, yüzlerine ve gözlerine baktım. Eksik bir şeyler vardı her yerlerine bulaşan. Eksik olduğunu görebiliyordum çünkü bende de eksikti. Metanet, sabır, tahammül, sevecenlik, saf bir sevgi... Teyzede ise tüm bunlar kristalleşmişti. Hayır, bu o para almak için yüzlerine zavallı motifi işleyen dilencilerin hâlinden farklıydı.

"Yağlı sabun, yağlı sabun... Bi lira..."

Sesi, yüzünden de sevimli ve tatlıydı. Tayzenin durumu üzerine daha çok düşünebilirdim ama beni birden "Yağlı sabun da neymiş" düşüncesi sardı. Herhalde zeytinyağlı filandı. Neyse otobüs de geldi. Sabah mahmurluğunu üzerimden atmalı ve sıradaki diğer insanlarla birlikte otobüse binmeli, sabun satan teyzenin sadeliği, saflığı ve berraklığından otobüsün beni götüreceği karmaşıklığa doğru yol almalıydım. Aldım da. Mecbur olduğumdan değil ama öyleymişim gibi hissettirdikleri için.

13 Kasım 2008
Sabah 9:30

12 Mart 2010 Cuma

Boşluk


Dedemden ilk duyduğumda baya gülmüştüm. Sonra da kendime güldüm.

"Boş oturup durmaktansa uyuz olup kaşınmak iyidir."

Nedir?

Bu köpeği alelade bir yere değil de ağaç dibine, köşelere işemeye iten şey nedir? Otobüste bizi arkalara, cam kenarlarına oturtan şey nedir? Bizi devamlı mutsuzluğa iten şey... Modern insanın mutsuzlukta bulduğu tuhaf keyif nedir? Sadece ağlamak için bizi hüzünlü filmler seyretmeye iten, ağlamayı bile sıradan bir "ihtiyaç" haline dönüştüren şey nedir? Sizi tüm bu yazılanlarda ortak bir nokta, bir bütünlük aramaya iten şey nedir? Ve beni bu yazıya yeni şeyler eklemeye iten şey... Soru nedir, cevap nedir? Huzur nedir? Ve cennet aslında nedir?

10 Şubat 2009
Akşam 7:00 civarı,
otobüsle eve giderken