31 Ağustos 2017 Perşembe

Bayram...

Hadi bayram edelim...

-alıntı-

Uzun bir nöbetti bizimkisi… Ümmetin umudu olmak için çıkılan uzun ve zorlu bir yolculuğun nöbeti… Şehir şehir, mahalle mahalle, ev ev tutulacak bir nöbet...
Kimimiz terk etti tepeyi, ganimetlerin peşinden koşup gittik. Ne zafere ulaşabildik, ne de ganimet toplayabildik… Ne evlerimizi koruyabildik, ne şehirlerimizi, ne de nesillerimizi... Tüm tepeleri kaybettik…
Kimimiz karaya çıkınca Allah’ı unuttu... Ne gemide verdiğimiz sözü tutabildik ne de karada adam gibi durabildik… Kimimiz bahçe sahiplerinin imtihanına tutuldu… Kimse görmeden toplayacaktık mahsulümüzü. Büyük bir musibete duçar olduk. Ne mahsul toplayabildik, ne de kimse gördü bizi… Her şeyimizi kaybettik…
Kimimiz amansız bir “vehn” hastalığına yakalandı bu yolda… Dünya sevgisi ve ölüm korkusu kapladı yüreklerimizi. Yürürken mal, makam, şan, şöhret, güç, kuvvet ne varsa topladık yoldan. AVM’lerin, lüks İslami otellerin, milyarlık iftar sofralarının pençesinde tükenip gittik… Dünya selinin önünde sürüklenen çer çöp gibi olduk… Allah düşmanımızın kalbinden söküp aldı korkumuzu… Dünyalık kazanımlarımızı kaybetmeme adına, ahiretimizi kaybettik…
Kimimiz Tâlut ordusunun imtihan edildiği nehirle imtihan edildi yolda… Bir avuç içmemiz gereken nehirden kana kana, tıksıra tıksıra içtik... Ne sabit kalabildi ayaklarımız, ne de gökten sabır yağdı üzerimize… Dizlerimizin bağı çözüldü… Bizim bu zalimlerle, bu kalabalıklarla başa çıkacak takatimiz yok, biz bu medeniyet karşısında yenildik demekten başka bir şey gelmedi elimizden… İzzetimizi kaybettik… Onurumuzu kaybettik…
Kimimiz Samiri’lerle karşılaştı yolda… Buzağıların peşine takılıp gittik… Sahte böğürtülerin, göz kamaştıran parıltıların büyüsüyle yoldan çıktık. Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımızla değiştirdik. Düşmanlarımızı yakın, dostlarımızı uzak tuttuk. Yakınlaşan düşman dost olmadı amma uzaklaşan dostlarımızı düşman ettik sonunda… Kardeşliğimizi kaybettik…
Kimimiz Züleyha’lara rastladı yolda… Nefsimizin ardına düşüp gittik. Ne Yusuf olabildik ne de ben Allah’tan korkarım dedik… Zindanlar bize göre değildi, yırtılmasına bile fırsat vermeden çıkarıp attık gömleklerimizi… Apart dairelerin tek odalarında, gizli nikahlarla ve sonu gelmez yalanlarla tükenip gittik… Ahirete bir şey bırakmadan ne varsa yaşadık bu dünyada… İffetimizi kaybettik…
Kimimiz Salebe’lere katıldı yolda… Dava için çıktığımız yolda davarların peşine takılıp gittik. Vadi dolusu mallar doyurmadı gözümüzü… Tırnaklarımızla kazanmıştık her şeyi… Allah’ın verdiğini itinayla esirgedik onun yolundan… Daha çok biriktirdik, biriktirmekten vakit bulamadık dağıtmaya, her şeyi anladığımız zaman dağıttığımızı kabul edecek kimse kalmamıştı yanımızda… Şuurumuzu kaybettik…
Kimimiz Kuzman’lara dönüştü yolda… Nice Uhud’lar gördük amma, desinler, görsünler, bilsinler, sevsinler, övsünler diye savaştık… Reklamcılık kapladı tüm benliğimizi… Şan ve şöhretin ardında eriyip gittik… Canımız dâhil her şeyimizi verdik ancak ne şehit olabildik sonunda, ne de kimse övdü bizi… İhlâsımızı kaybettik…
Allah’ın rızasından başka kaybedecek bir şeyi olmayanlardık yolun başında… Şimdi ellerimizde kaybetmekten korkacağımız çok şey var amma her şeyimiz olan “o bir şeyi” kaybettik sonunda…

20 Ağustos 2017 Pazar

Perhiz & Lahana turşusu

Gittiği piknik yerlerinde milletin bırakıp gittiği çöplere laf edip piknik boyunca ziftlendiği paket paket sigaranın her birinin izmaritini yere fırlatanlara çok gizli bir bilgi vermek istiyorum: o zıkkım doğada yaklaşık iki yılda yok oluyor. Ülkede 20 milyonun üzerinde sigara içen kişi olduğu ve hemen hemen hepsinin izmaritini oraya buraya attığı düşünülürse... ya da boşverin niye düşünülsün ki. Daha kendisine saygısı olmayanın başka herhangi birine veya herhangi bir şeye duyduğu saygı ne kadar samimi olabilir? 
Ha bu arada geçen Bursa kent ormanındaydık. Belediye çok güzel düzenlemiş oraları ama biz hizmeti hak etmiyoruz. Yol kenarlarından ormanın en ücra yerlerine kadar her yere envai çeşit çöp atılmış, üstelik adım başı çöp tenekesi varken. Şuradaki yazının yazıldığı tarihten itibaren ki kendisi bu blogun ilk yazısı olur, kişisel gözlemlerim  çöp atma konusunda master yaptığımızı gösteriyor bana. 
Şimdi yukarıdaki ademoğlu ile bu çöpleri atanlar arasında mantık olarak zerre fark var mı biri söylesin? Yok tabi ki! Çok mu gocundun? Amacıma ulaştım demektir o vakit...

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Bir varmış bir yokmuş

Yokmuşsun gibi
davranmıyorum
Hiç davranmadım
Varmışsın gibi
davranıyordum
Onu bıraktım.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Bir Adın Kalmalı

Kopyala yapıştır paylaşımlardan nefret ediyorum; ama bir zamanlar sabahtan akşama dinlediğimiz ezgilere rast gelince kendimi tutamadım, kızma...
video

bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet

sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihâvent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nâdân
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam

dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
kaybetmek için erken, sevmek için çok geç

5 Haziran 2017 Pazartesi

Tutu(namı)yoruz...

Sonuna yetiştiğim şahane bir vaazı şöyle bitirdi vaiz geçen hafta:
"Kişinin oruç tutup tutmadığı Ramazan'dan sonra belli olur. Hacılık Kâbe'de değil, oradan dönünce belli olur. Namazın kabul olunup olmadığı namaz sonrası hayatla belli olur..."

En ağır çalışanımız bile ne kadar etkileniyor olabilir ki belirli bir süre hiçbir şey yememek-içmemek ve cinsî münasebette bulunmamaktan? Çünkü arada ne kadar zaman olursa olsun günde iki defa yiyip-içiyoruz. Hele hele yoksulların hâlinden anlamak gibi anlamsız bir sebebe bağlayıp bu harikülade ibadeti pul etmek de nedir? Planlı bir açlık ile hangi yoksulun hâlinden anlayabiliriz biri bana anlatsın?
Yeme-içme vb. rutininden kurtulup en az çalışan yetilerimizi -akletme, düşünme, sorgulama gibi- bu ay boyunca faaliyete geçirmediğimiz sürece hiç yere aç kalmış olup çıkacağız yine bu aydan. Binbir çeşit yiyeceğin olduğu iftar sofralarını gezerek de bu amaca ulaşmamız mümkün değil. Bugün acaba hangimiz Allah Resulü s.a.v. gibi iftar ediyoruz? Ben etmiyorum...
İyiden iyiye kültürel bir rutin hâline getirdiğimiz oruç ile düzeltebildiğimiz tek bir olumsuz yönümüz, inandığımızı söylediğimiz düsturlara doğru evirdiğimiz tek bir huyumuz dahi var mı? Tutmayanlara laf etmekten, iftara kaç çeşit yemek yapacağımızı-yiyeceğimizi düşünmekten olayın "fazilet" boyutuna geçemiyoruz. Nefsî terbiye ise zaten hiç gündemimizde değil. Kalp kırmanın, sinirlenmenin, bağırıp çağırmanın, doğru düşünememenin mazereti yapıyoruz bir de orucu ki en vahim olanı da bu. Halbuki asıl amaç bunun tam tersiydi. Bir aylık bir kişisel gelişim seminerini, açık büfeli mahalle kavgası gibi geçiriyoruz. Bu şekilde Kadir Gecesi'ne ulaşamayız ve vahiy bize hiç bir zaman nazil olmaz. Takvimsel rastlantılarda arar dururuz Kadir'i...

Tam kendimden ve etrafımdan umudu kesmişken şu âyet ilaç gibi geliyor: 
"Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar..." En'âm Sûresi 116. âyet

Bir de rivayet paylaşalım:
“Oruçlu bir kimse çirkin sözü, çirkin ameli terk etmezse onun yemesini içmesini terk etmesine Allah’ın hiçbir ihtiyacı yoktur.” Buhari, Savm, 8. 



20 Mayıs 2017 Cumartesi

İyilik için...

İyilik için söylenen yalan, fitne yaratan gerçeklikten iyidir.
Sâdî - Gülistân

Bu, fıkhımızda dahi yerini bulmuş bir düsturdur. Hatta bazı rivayetlere dayandırılan "hangi durumlarda yalan söylenebilir" başlıklı mevzular var. Hani savaşta veya eşleri birleştirmek için filan. Bilemiyorum, zaten sarsılan birlikteliklerin bir de yalan üzerinden yeniden kurtarılmaya çalışılması ne kadar anlamlı ve hatta doğru? Neyse bizim küçük aklımız bunları almaz, bunları daha akıllı kişiler düşünsün biz de onlara ölünün gassâle teslim olduğu gibi teslim olalım (!)
Sâdî merhumun yazdıklarından alıntı yapıp duruyorum ne zamandır. Ama yukarıdaki cümlesi üzerine biraz düşünmek istedim. İlk başta oldukça mantıklı geliyor ancak tarihte bunun örneği var mı merak ediyorum. Yani iyilikle sonuçlanmış bir yalan var mı gerçekten? Bu cümleyi savunmak için görünürde zarar verici sonuçlar doğurabilecek olan onlarca gerçeklik örneği verilebilir tabi ama bu küçük aklımla ve okuduğum tarih bilgisiyle ve ufak kişisel tecrübelerimle şunu söylemek istiyorum:  Yalanın kimseye faydası olmaz aga. Meretin kendisi fitne zaten, iyilikle sonuçlanması mümkün değil. Kısa vadedeki fayda görüntüsü ise kumar parasından farksız. Hasılı, Sâdî baba, katılmıyorum. Ha belki dedikodudan bahsediyordur, o zaman eyvallah derim. Ama "gıybet"le , "yalan söylememek" elbette ki ayrı konular.
Her ne kadar fayda-zarar analizi yapmasa da bu konu da Mark Twain'cıyım: "Her zaman doğruyu söyle; ne dediğini hatırlamak zorunda kalmazsın."

2 Mayıs 2017 Salı

Ben böyle(mi)yim

Mesele neyin "kişilik" ya da "mizac" olduğu ve neyin "kişiliksizlik" olduğu konusunda net bir ayrım yapabilmekte sanırım. Peki neye göre karar vermeli, iyi-kötü, doğru-yanlış noktasında karar vermek için neyi temel almalı? İnsan keyfiyetini mi, dini mi, kültürü mü, hazzı mı? Ya da hiç kafaya takmadan öyle dümdüz yaşayıp gitmeli mi bu dünyadan? Kim hangisini seçer bilemiyorum ama yaratılmışların icat ettiği tüm değerlerde bir sorun var: Kolpalık. 
"Huyum kurusun, ben de böyleyim işte, ne yapayım" ve türevi savunmalarla karşılaştığımda aklımı kaybetmemek için çok çabalıyorum. Bu söz(msüy)ü söyleyen kişinin kendi yaptığı yanlışı kabul etmemesi bir yana bir de kendi durumunu davranışı için meşru bir altlık yapması... Asıl saç-baş yoldurtan sorun bu. Yine aynı soru çıkıyor karşımıza: Kime göre neye göre yanlış? Burada din veya etik felsefesi yapacak kabiliyette değilim sadece yazılı düşünüyorum. Kendi inandığım din üzerinden anlatmaya çalışırsam tökezleyebilirim; zira bu inancı arayarak bulmadım, içine doğdum ve asıl kaynağına inerek en doğru şekilde inanmaya-yaşamaya çalışıyorum. Eğer farklı bir din coğrafyasında doğsaydım bu sefer de onun köküne inip, hurafelerden arındırılmış halini bulmaya çalışırdım. Doğal olarak da inanacak bir öğreti bulmak için uğraşırdım herkesin yaptığı gibi. Kimi din diyor, kimi hukuk, kimi tabiat, kimi kaos ama herkes bir çeşit inanç arayışında aslında ve bazı uç öğretileri saymazsak herkes sorumuzun cevabı olarak, kendisinden yukarıda-öte bir değeri mihenk taşı olarak kullanıyor. 
Burada bahsi geçen konu pembe takım elbise altına mor ayakkabı giymek, üstüne mohikan tarzı seç kestirmek gibi giyim kuşam vb. tercihler değil elbette.  
"Ben böyleyim" savunmasına geri dönersek, rahatsız edici bir örnek üzerinden bunun ne kadar anlamsız olduğuna bir bakalım. Bir hırsız yakaladınız diyelim ya da bir katil. Herhangi bir tıbbi rahatsızlığın ötesinde sadece bu işi meslek edinmiş veya tercih etmiş olmasına rağmen mahkemede kendisini "Ben de böyleyim işte, beni böyle kabul edin, değiştirmeye çalışmayın lütfen." şeklinde savunuyor olsun. Bu örnekte bize "öyle saçma şey mi olur" dedirten etken nedir? Bu kişiyi, meclislerimizde çıkardığımız kanunların veya dini inancımızın ötesinde neye göre suçlu veya suçsuz sayabiliriz? En basitinden en karmaşığına her türlü eylemimiz, kısa veya uzun vadede başta kendimize ve başkalarına en ufak zarar veriyorsa burada fail nasıl bir savunma getirirse getirirsin bu herhangi bir anlam içeriyor olabilir mi?
Etrafımıza zalimlik-zorbalık yapıp, kan kusturup sonra da bu basit savunmayla geçiştiremeyiz kırılan kalpleri, yenen hakları. Daha gündelik hayatımızda bu sorunu halledemezsek yukarılarda hiç bir meseleyi çözemez hatta bu kolpalığa bir de akademik ve ideolojik kılıflar bularak onu bir hayat tarzı haline getiririz ve getiriyoruz da. Akşam yemeğinde arpa şehriyeli pirinç pilavı olmadığı için kavga çıkaran bir adamla, yukarıdaki katil arasında, davranıştaki yanlışlığın temeli açısından bir farklılık var mıdır? Fark sadece şiddette.
Yani kusura bakma Ayten ALPMAN ya da Candan ERÇETİN abla ama "Ne yapayım, ben böyleyim" deyip kenara çekilemezsin. Olmaz öyle...

21 Nisan 2017 Cuma

Bir selâm

"Ben öyle herkesin evinde yiyemem, herkesin yaptığını içim almaz, yiyemiyorum n'apiyim..." diye gittiği misafirlikte, kendisi için ev sahibinin emek verip hazırladığı yiyecekleri ağzına sürmeyip de lokantalarda, fastfoodçularda, pizzacılarda, kebapçılarda elin adamlarının ne idüğü belirsiz malzemelerden yapıp sattığı "şey"leri, üstelik üzerine dünya para vererek hunharca yiyip yutan görsel medya edilgenlerine, yemek seçen zorbalara, tat fukaralarına, mantık âbidelerine ve vefâ yoksunlarına selâm olsun. Sen öyle değil misin? O zaman alınmana gerek yok.

1 Nisan 2017 Cumartesi

Hiç...

Bu gece
tam 23 tane midye yedim.
Sayıya takılma.
Mevzu şu ki
hiç aklıma gelmedin.

17.03.2017

8 Mart 2017 Çarşamba

Bağ-la-m

" ...sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunlarında... insanlar için bazı yararlar vardır..."
Bakara Sûresi 219. âyet

Nasıl yani? Kur'an'da içki ve kumarın faydası olduğu mu yazıyor? Evet, yazıyor, inanmayan açıp okuyabilir.

Bugün özellikle görsel iletişimin muazzam imkanlara ulaşması sonucu görsel manipülasyonun yolları da geometrik olarak artıyor. O yüzden herhangi bir konu hakkında okuduğumuz, seyrettiğimiz, dinlediğimiz haber, yorum vb. üzerinde hüküm sahibi olmadan önce çok dikkatli araştırmamız şart. Aslına bakarsanız bu durum tarih boyu böyleydi.

"Bi dur dinle" deriz değil mi? Evet, bi durup dinlemeli, ardını-arkasını, başını-sonunu iyice değerlendirmeli, hak ettiği değeri vererek üzerinde düşünmeli ve tüm bunlardan sonra bir sonuca varmalıyız. Gözümle gördüm, kulağımla dinledim, elimle elledim gibi argümanlar hiçbir hüküm için geçerli sebep olamaz.

Mesela Efendimiz (s.a.v.) in "Yürek eti yemezseniz, imanınız olmaz" şeklinde bir söz söylediği rivayet edilir kitaplarda. Bu söz ilk bakışta da son bakışta da anlamsız değil mi? Fakat önyargıları yahut kuru kuruya lafza olduğu gibi inanmayı bir kenara bırakıp bu sözün kimlere ve ne üzerine söylendiğini araştırınca insanın imanı artıyor (araştırmak size kalsın). Tabi bu kadar masum olmayan birçok rivayet var ama şimdi konu bu değil. (Bkz. keçinin yediği Kurân sayfası)

Aynı durum elbette ki âyetler için de söz konusu. Bağlamından kopararak okuduğunuzda tam tersi sonuçlara ulaşıyor ve Kitâb'ı baştan sona çelişkilerle dolu bir hâle getiriyoruz. Mesela "Dinde zorlama yoktur" diye kocaman bir âyet varken bir bakıyorsunuz ki zorlamanın olmadığı tek bir alan bile kalmamış kitaplarımızda. Şükür ki asıl Kitâb elimizde, yoksa insanların uydurduğu şeylere inanmak akıl kârı değil. Tabi aklı bir kenara bırakınca her şey mümkün. "Bu yol akıl yolu değil derler" değil mi, onca âyetle dalga geçercesine.

Girişteki âyetin tamamını mahsus almadım. Okuyanlar, aslında başka bir şeyden bahsedildiğini kolayca anlayacaktır. Bu âyeti daha sonra başka bir konu için tekrar yazacağım ama burada Kur'ân hakkında demek istediğim şey; nasıl ev alırken inşaat mühendisi, araba alırken kırk yıllık oto ustası ve hatta telefon alırken holding sahibi gibi davranıyor, harıl harıl araştırıp, onlarca yerden sorup-soruşturup öyle satın alıyorsak, sonsuz hayatımızla-ahiretimizle ilgili söylenen her şeye hemen inanmayalım, araştıralım. Söyleyenin kim olduğu da önemli değil. Hesap gününde herkes ferd olarak hesaba çekilecek ve "Falanca böyle dediydi, ben de ona uydum" dememiz de bir işe yaramayacak. Kitâbımız hepimizin önünde, açık ve anlaşılır. Yarım saatlik araştırmayla bize yetecek doğru anlamı bulamayacağımız tek bir ayet mevcut eğil. Anlamadığımız şeyden bizi niye sorumlu tutsun ki Yaradan. Yeter ki çabalayalım, ucuz din tâcirlerine prim vermeyelim. Allah aşkına!

6 Mart 2017 Pazartesi

Age of Mythology - Soundtrack

Haber programlarında bile fon müziği olarak kullanılıyordu. Efsane oyunun harika soundtracki. Umarım keyifle dinler, eskiyi yâd edersiniz.

2 Mart 2017 Perşembe

Hangisi?

Sizin elinizde hangisi var? Ya da siz hangisisiniz?

30/10/2016 Star Gözleme'nin duvarından - Kütahya 


12 Şubat 2017 Pazar

Konuş-ma...

Ağızla dil nedir, akıl sahibi?
Bir hazine anahtarı değil mi?
Kapı kapalıysa, kim nerden bilsin
İçerdeki cevâhir mi, çerçi mi?

Sâdî - Gülistân

5 Şubat 2017 Pazar

Aşırı israf...

Her canlı içine doğduğu veya bir şekilde yaşamaya mecbur bırakıldığı ortama, hayat şartlarına alışıyor ama  tek hücreli canlılardan veya hayvanlardan farklı olarak şuur sahibi olduğu iddiasında olan insan, nedense bu "alışma"yı hayat felsefesi haline getirmiş gibi görünüyor. 
Benim için lüks olan bir eşya, maaşı dolgun kardeşlerimiz için bir ihtiyaç oluyor mesela. Ya da benim için vazgeçilmez olan bir harcama, benden çok daha aşağı gelire sahip bir kardeşimiz için hayalden ibaret. Peki "ihtiyaç","israf" adını verdiğimiz şeyler gerçekten bu kadar göreceli mi?...
Çankırı'da bir dinlenme tesisinin tuvaletinde gördüğüm bu uyarı  levhası, çaresizliğin hangi boyutlara vardığını gösteriyor. Hani israf ediyonuz bari israfta aşırılığa gitmeyin diye yalvarıyor...