29 Aralık 2012 Cumartesi

Duvar Yazısı

Ali Kınık'ın parçasıdır. 6-7 sene önce duymuş ve çok sevmiştim. Çalıp söylemeye çalıştım. 
video

21 Aralık 2012 Cuma

Hesap!

Constantin PAVEL (Romanyalı bir karikatürist)

Karikatürü bu yüzden çok seviyorum. Bi çuval laf döksen de etkili bir şekil de anlatamayacağın bir konuyu bir kaç çizgiyle beynine kazıyor. Mizah dergilerindekilerden bahsetmiyorum tabi... Tamam, onlardan da güzel olanlar var, insana moral veriyor, gülmekten kırıyor bazıları hatta. Neyse, siz kastımı anladınız.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Tesbih


(Koka tesbihim - 2007)

"Bir adam acıksa ve eline bir tesbih alıp akşama kadar 'yemek, yemek...' diye çekse bu adamın karnının doymayacağı açıktır."
Sanırım "tesbih" ve "zikir" konularına bu açıdan bakmak daha faydalı olacak. Olayı abartıp "zikirmatik" denen şeye ilgi duyanlara bir çimdik...

(Muhlis abiye teşekkürler bu güzel örnek için)

6 Kasım 2012 Salı

En Kısa Fıkra

İki kadın sessizce oturuyormuş...








(Gazetedeki köşesinde bu fıkrayı paylaşarak 
beni güldüren sayın Şükrü KIZILOT'a teşekkürler.)

28 Ekim 2012 Pazar

İstenen

"Sen aşkımı istemedin, beni ele geçirmek istedin..."

(Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) filminden günümüz insan ilişkilerine dair çok anlamlı eleştirilerin çıkarılabileceği bir alıntı.)


18 Ekim 2012 Perşembe

Birleşme...

İki kişinin ruh ve aklı birleşirse; dudaklar, kımıldamadan birbiriyle konuşur, gözler bakmaya doyamaz.

Bostan

2 Ekim 2012 Salı

Sarı Gelin - Ukelele ve gitar ile

Geçen ay Ankara'ya gittiğimde kardeşimin bir ukelele aldığını gördüm. Çok hoş ve çok folk bi enstruman. Oynayıp duruken, dayıoğlu ile küçük bi video çektik. Tabi ukelelenin tarzını yansıtmam mümkün değil, anca tek tel gidip geldim; ama eğlence işte.

video

23 Eylül 2012 Pazar

Fark...

Her şeye rağmen mutlu olmaya çalışmakla, her şeye rağmen mutlu etmeye çalışmak arasında o kadar büyük bir fark var ki... Bencillikle diğergâmlık arasındaki fark gibi...

15 Eylül 2012 Cumartesi

Simit

İlginç bir oyundu. Bu tür vurdulu kırdılı, sadist oyunlardan hep uzak durmaya çalıştım ama illa ki oynamışlığım oldu. Yöresel küçük farklılıklar olabilir veya her çocuk oyununda olduğu gibi oynayanlar kendi aralarında anlaşarak bazı şeyler ekleyip çıkarabilirler ama bizim oynadığımız simit'i hatırımda kaldığınca anlatayım.
En az üç kişi olmalı ama asıl zevki 8-10 kişi ile alırsınız. Fakat oynayacağınız arkadaş grubunu iyi seçmelisiniz; zira birbirine gıcık kapan arkadaşlar bu tür oyunlarda biraraya geldiğinde büyük kavgalar çıkar. Ayrıca giyilecek ayakkabılar iyi seçilmeli, ne biliyim mesela sivri burunlu kunduralar veya bot tarzı şeyler giyilmemeli ve darbelerin sadece ama sadece ebenin dübürüne yapılması konusunda tüm oyuncularla hemfikir olunmalıdır. Yoksa zaten yapısı gereği bir kaç elden fazla sürmeyen bu oyun, daha ilk elden ebenin ağlayarak eve dönmesiyle son bulur.
İlk önce bir ebe seçilir. Diğer her oyunda olduğu gibi ebe seçmede türlü türlü yollar izlenebilir, biz genelde top sektirerek en az sektireni ebe yapardık ki bu genelde ben olurdum. "Taş kağıt makas"tan tutun da "ooo piti piti"ye varana kadar her türlü yol mübah. Şanslı kişi belirlendikten sonra oyun alanının ortasına yaklaşık bir metrekarelik güvenli bir daire çizilir. Burası ebe için dünya üzerindeki tek sığınaktır. Oyun başladığında ebe akciğerlerine alabildiği kadar hava alır ve güvenli bölge dışına adımını atar atmaz "simiiiiiiiiiiiiiii...." diye bağırmaya ve alandaki diğer oyunculardan herhangi birine dokunmak için çılgınca koşmaya başlar. O son harfi yani "t" harfini söylediğinde halen birine dokunmayı başaramamışsa ebe çemberine gidene kadar oyunculardan tekme yer. Şanslıysa ve birine dokunmuşsa yeni ebe o olur ve garibim güvenli bölgeye gidene kadar tekme yer, en çok da eski ebeden. Ebenin dikkat etmesi gereken en önemli nokta, oyuncuların gazına gelip çemberden çok fazla uzaklaşmamaktır. Veya oyuncuları tahrik ederek yakına gelmelerini sağlamak da çoğu zaman işe yarar. Ha bir de çember etrafında pusu kuran çakallar var tabi. Bu mahluklar, nefesi tükenip de kimseden tekme yemeden çembere ulaşmayı başaran ebeye: "Sen öyle zannet" dercesine birer tekme atarlar son anda. Zaten yarım saatten fazla oynadığımızı hatırlamıyorum. İstesek de oynayamazdık, genelde tekmelerin ayarı kaçar ve kavga çıkardı.
Bir de buna benzeyen "zıldır zımba" diye bir oyun vardı ki tek farkı ebenin güvenli bölgeden çıkarken "zıldır zımba bir iki üç" diyerek ve her hecede uzun atlama yapar gibi birer adım atarak saldırıya geçmesi ve cümle bittikten sonra da mücadeleye tek ayak üstünde devam etmesiydi. Eğer yanılır da iki ayağını birden yere basarsa çemberine dönene kadar tekmeleri yerdi.
İkisi de erkek oyunu olmasına rağmen bazen kızların da bize karıştığını hatırlıyorum. Ulan ne şiddet sever toplumuz arkadaş be! Çocuk oyunlarımız bile tekmeli tokatlı...

12 Ağustos 2012 Pazar

Aşk derdi...

'Işk derdinin devâsı kabil-i dermân değil
Terk-i cân derler bu derdin mu'teber dermânına
Fuzûlî
(Leylî vü Mecnûn'dan)

5 Ağustos 2012 Pazar

Oruç...

"Hayvanı bağlamışsın, sabahtan akşama kadar yemek vermemişsin, işte öyle: Oruç tutuyorsun; ama namaz yok, örtü yok... Ne farkı var?!"

Bir kitap dolusu laf söylesek durumu bu kadar çarpıcı anlatamazdık sanırım.
Hacıannemize teşekkürler.

13 Temmuz 2012 Cuma

Paylaştık....

Hayatın cevaplarını paylaştı(k), tüm evet'ler ona düştü, tüm hayır'larsa bana... Eee, hayat müşterek...

10 Temmuz 2012 Salı

Kim?

Söyleyin, söyleyin kim anlar dilimden
Kim alır yarı yolda kalmış selamımı...

2008 KPSS'de Türkçe bölümünde çıkan bir sorudan.

10 Haziran 2012 Pazar

Erkek sözü

Hiç anlam veremezdim, söz verip de tutmanın bile cinsiyetle ilgili bir ayrımcılığa tabi tutulmasına. "İnsan" söz vermişse tutmalı, bu bir gurur, bir var olma meselesidir. Sözün kesinlikle yerine getirileceğini vurgulamak için bir de "erkek sözü!" kalıbını kullanmanın ne anlamı var ki diye düşünüp dururdum. Atalarımız bir söz söylemişse, bir deyim kullanmışsa bunun mutlaka geçerli bir sebebi vardır, evlenince her şeyi daha iyi anladım... (İsteyen istediği kadar kızsın.)

5 Haziran 2012 Salı

Korku?


Bir işte güvendiğin kimse, Allah'tan değil,
senden korkuyorsa ona emniyet etme.
Bostan

20 Nisan 2012 Cuma

Değilsin...

Gülümsüyorsam,
Üstüne alınma,
Bil ki sebebi sen değilsin,
Gülümsüyorsam,
Üstüne alınma,
Hâlâ umudum var demektir.
Gülümsüyorsam,
Bil ki gerçek değildir...

24 Mart 2012 Cumartesi

Bir dize...

Her yer şuracıkta, her yer yakın
Gel gör ki uzaklık büyümede yüreklerde...
2008 KPSS'de Türkçe bölümünde çıkan bir sorudan.

18 Mart 2012 Pazar

Yorulduk...

"Yorulduk beklemekten. Yorulduk bulduğumuz yuvarlak taşları derelerde düşürüp kaybetmekten. 
Yorulduk beklemekten. Yorulduk gözlerimizi ucu görünmeyen yollara dikmekten. Değişmedi ritimler. Değişmedi avuçlarımızdaki uzun kırık çizgiler. Hâlâ bir arpa boyu yol, gittiğimiz. Kumsallara dağılmış deniz kabukları kadar az hâlâ sayımız. Hâlâ duruyor bir kömür karasının yüzlerimize dokuduğu kir. Tütünün gecelerimize eklediği zifir... Yorulduk beklemekten. Yorulduk rüzgârın yorduğu fırıldaklarda çılgınca dönmekten. Gelmedi haberini beklediğimiz ulak. Yürümedi anlamın can suyu dallarımıza. Açılmadı çiçekleri bahçelerimizin. Çıkmaz sokaklar gibi kaldık her birimiz. Yıkık köprüler gibi kaldık. Dünyanın dışına düşüyor attığımız bütün taşlar. Tellere takılıyor uçurduğumuz bütün hayaller. Bütün hayaller... Bütün görünmez kuşları içimizdeki ormanın... Dışımızdaki ormanın... Yorulduk beklemekten. Yorulduk bilinmezliğe açılan tıkırtılara kulak vermekten. Dinmedi sözlere sinen o uğursuz uğultusu kötülüğün. Sonu gelmedi canımıza kasteden o tatsız hikâyenin. Kesilmedi çınlaması geçmişin. Kesilmedi kulaklarımızdaki çınlaması geçmişin... Parmaklarımızdaki çınlaması geçmişin... Sözlerimizdeki çınlaması geçmişin... Çınlaması çınlaması çınlaması geçmişin... Yorulduk beklemekten. Yorulduk bulduğumuz yuvarlak taşları derelerde düşürüp kaybetmekten. Durmadı hiçbir şey yerli yerinde. Durmadı hiçbir şey tarifinin içinde. Gezegen döndükçe döndü herşey. Gezegen durdukça durdu herşey. Yıldızlar söndükçe söndü herşey. Yıldızlar yandıkça yandı herşey. Yandı herşey. Söndü herşey. Yorulduk beklemekten. Yorulduk günleri eski eşyalar gibi üst üste denklemekten. Çözülemedi nefretin kör düğümleri. Açılamadı zihinlerin paslı kilitleri. Bulunamadı insanlığın yitik hazineleri. Toplanamadı unufak olmuş parçaları gerçeğin. Silinemedi toprağın belleğine işleyen şiddet. Unutulmadı vahşet. Kan ve et... Yorulduk beklemekten. Yorulduk sıkıntının nikotin kılıklı hançerini içimize çekmekten. Demli çay bardaklarının dibinde boğulup gitmekten. Ayaklarımıza dolanıyor geride kalan günler. Önümüze çıkıyor ardımızda kalan saatler. Rüyalarımıza giriyor hayatlarımızdan çıkan merhamet. O ak sakallı ihtiyar... O nurlu rivayet... O onurlu seğirme... O kayıp vadi... Yorulduk beklemekten. Yorulduk gecenin karanlığında sönüp sönüp gitmekten. Hiç tam varolamadan silinip eksilmekten. Bulunamadı derinimize gizlenen o dikenli sır. Bilinemedi zamanımızı çalan o asır. O uzun, o çok uzun, o bitmek bilmez asır... O kısa, o çok kısa, o yetmek bilmez asır... Konamadı teşhisi yalnızlığımızın. Herşeye bir parça benzeyen yalnızlığımızın. Hiçbir şeye benzemeyen yalnızlığımızın. Benzerliğimizin ve benzemezliğimizin... Yorulduk beklemekten. Yorulduk hayatı uzaktan izlemekten. Hayatı eğlencesiz bir film gibi izlemekten... Hayatı eğlenceli bir şölen gibi izlemekten... Bir gün dönümü gibi, bir yaprak dökümü gibi, bir canlının ölümü gibi sessizce izlemekten... İlan edilmemiş bir ölüm gibi gizlice izlemekten... Hayatı öylece izlemekten... Bir yerde duramamaktan... Bir yere dönememekten... İleri gidememekten... Geri gelememekten... Vardıkça vardıkça varamamaktan... Aradıkça aradıkça bulamamaktan... Yorulduk beklemekten. Yorulduk umudun ipini çılgınca atlamaktan. Umudu ortadan ikiye katlamaktan. Dörde ve sekize katlamaktan. Umudun pimini çekip birlikte patlamaktan. Parça parça parçalanmaktan... Lime lime dağılmaktan... Her bir tarafa savrulmaktan... Ve yine bir bütünmüş gibi davranmaktan... Aradan sadece bir dakika daha geçmiş gibi davranmaktan... Kadrandan bir dakika daha kaçmış gibi davranmaktan... Yorulduk beklemekten. Yorulduk göğsümüze saplanan merminin kalbimize ulaşmasını beklemekten. Varlığa önemsiz yokluğumuzu eklemekten... Yokluğa bir başka yokluğu eklemekten... Sürdüredururken âniden teklemekten... Sadece beklemekten... Beklemekten... Yorulduk beklemekten" 

Gökhan ÖZCAN

24 Şubat 2012 Cuma

Sevgi...

Sevginizi belirli şartlara bağladığınız zaman, o şartlar ortadan kaybolduğunda sevginiz de kaybolur. Hayatta hiçbir şeyin sabit kalmadığı düşünülürse, birini bu şartlarla sevmek imkansız hâle gelir. Bir büyüğün dediği gibi: "Gerçek sevgi, iyilik gördüğünde artmayan, kötülük gördüğünde eksilmeyendir". Fakat böyle bir sevgi sanırım sadece annelerde olabilir. Yine de şu kesin ki, hiç değilse böyle bir sevgiye ulaşmayı amaç edinerek birini sevmek, her şeyi daha kolay ve daha huzur verici hale getirir.