20 Aralık 2009 Pazar

Güzellik



Anlayışlı insanlar kusuru değil güzelliği arar.

Bostan

Karşılık

- Allah razı olsun nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
- Dua et yeter.

Gerçek iyilik, gerçek yardım; karşılık beklemeden yapılandır, hem de hiç bir türlüsünü. Bir iyilik karşısında karşı tarafı maddî-manevî herhangi bir şey yapmaya zorlayan bir eylem asla "iyilik" olamaz. Bir karşılık beklenerek yapılan eylemlerin adı "iyilik" değil "hizmet" veya "servis"tir. Bu beklenen ve/veya istenen karşılığın bir dua veya bir karşı iyilik vb. olması, durumu değiştirmez. Önemli olan, iyiliği, muhataptan hiçbir karşılık ummadan yapabilme mizacına ulaşabilmektir. Selam olsun o onurlu insanlara.

2009 Yazı

Bitmiyor

"Aynamı bırak n'olur. Gurban olduğum git git bitmiyor."
Geçenlerde akşam eve dönerken bindiğim dolmuşta, şoförün sözleriydi bunlar.Bir körüklü belediye otobüsü dolmuşa teğet geçerken şoför abimiz otobüsçüye böyle hitap ediyordu. Otobüsün uzunluğuna yaptığı atıf yüzünden kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi.
"Git git bitmiyor" kısmı bana öyle şeyler hatırlattı ki... Bazen insana neyin neyi hatırlatacağı hiç belli olmuyor işte.

2008 Yaz sonu

7 Kasım 2009 Cumartesi

ilklerim

Otelde ilk kalışım,
İlk ev kiralayışım,
Camide ilk ayakkabı kaybedişim (Çalınmadı, değiştirildi),
Yüzüğümü iş yerindeki klozet deliğine düşürerek ilk kaybedişim,
İlk kelle söğüş yiyişim,
Dağıstan mutfağından adını hatırlayamadığım bir yemeği ilk tadışım,
Motorlu bir araçla (atv ile) ilk kaza tecrübem
Ve ilk kez kahvede derbi maçı seyredişim (Fenerbahçe-Galatasaray)...

Bursa'ya  ve tayinimin çıktığı ilçe Orhangazi'ye geldiğim günden beri sayamayacağım kadar çok ilklerim oldu ve oluyor; fakat artık daha sakin bir hayat istiyorum; çünkü bu ilklerin sonu pek hayırlı olmayabilir :)

*

Şu an her yerim ağrıyor. Bugün işyerinden, çok sevdiğim ve hakkını ödeyemeyeceğim bir abim, atv ile beni dağ-bayır, köy köy gezdirdi.  Fakat engebeli arazide atvde arkada oturmak tam bir zulüm. Hele bir de akşama doğru ilçeye dönüşte yaptığımız kaza var ki evlere şenlik. Virajı alamayıp kayalara efektif bir çarpış yaptık. Ama ben son ana kadar yaptığımız şeyin bir kaza olduğunu düşünmemiştim.Taşların üzerinden geçip tepeye tırmanacak sanırım diye düşünmüştüm ama bir saniye kadar sonra kendimi havada uçar vaziyette bulunca dedim kafa göz gidecek, en az iki-üç kırık olur artık. Ama şükür ki bir kaç çürükle atlattım. Avuç içlerim, ayaklarım, dizlerim, sırtım ve bilumum yerlerimde morluklar var ve şu an sağ kaval kemiğim debaya ağrıyor. Abininse ayak bileği çıkmıştı ve iyileşmesi için en az bir aya ihtiyacı vardı. Allah'tan atvnin -ki emanetti- fazla bir hasarı yoktu, yoksa dağın başında kör topal kalakalırdık alimallah.

*

Bu arada bu Ülker'in çıkardığı abidik kubidik draje sakızlar da nedir böyle yahu?! Yok kahveyle nane, yok elmayla tarçın... Ve şimdi çiğnediğimde sanırım en garibi: Frambuazla menekşe. Menekşeli sakız mı olur be ya! On dakikadır çiğniyorum, çiçek yer gibi tadı var. Hiç güzel değil. Zaten hiç de tutmadı bu tuhaf sakızlar. Tek güzel yanları tatlandırıcı olarak aspartam kullanmamaları.



*

Bir Fenerbahçe sempatizanı olarak (takım tutmam) bu gece rahat uyurum artık. 3-1'lik Galatasaray galibiyetiyle 10. kez kendi evinde Cimbom'u yenmeyi başardı. Tabi yanlışlıkla Galatasaylıların kahvesine gitmişim o kötü oldu biraz.
Fakat yatmadan önce yarın için bir gömlek ütülemem ve tıraş olmam lazım. Pöf!

Ve geldiğim günden beri ağzıma yerleşen Bursa aksanından da kurtulmam lazım ama biraz zor sanırım.

25 Ekim 2009
23:30 civarı

29 Ekim 2009 Perşembe

Tersine

Hep kabul görülenin tersini yapmaya çalıştım, "Neden?" sorusuna cevap bulamadığımda.
Lise ikinci sınıfta çenemde sakal çıktığı andan itibaren, müdür yardımcısının tırnağıyla yoluşuna inat sakal bıraktım. Fakültedeyken çevreme ve babama inat top sakal bıraktım. İşe girince de bir kaç hafta tüm sakal bırakıp, birkaç hafta ülkücü bıyığı bıraktım, "İstikrarlı olmak lazım." diyen daire başkanına inat. İstikrar bile kıldan tüyden ibaret bir şey olmuştu artık. Tabi memur olunca artık sakal üzerine "terslik" yapma imkanım kalmadı şu an.
*
Hasta değilken bir şeyleri bahane edip sağlık raporu almadım hiç.
İskenderin yanında ayran içtim daima.
Çizgili gömleği çizgili kravatla giydim hep.
Ayakkabımla uyuşmayan kemer taktım.
En ufağından en büyüğüne kadar hiç bir işimde bir referans aramadım, bir yerlerdeki bir tanıdığı kullanmadım (Bir şekilde bulaşmışsam eğer, kaçmak için yaşadığım şehri terketmeyi göze aldım).
Hep inadına ve hep tersine "normal" olanı yapmaya çalıştım. Gariplik bende değildi. Herkes olması gerekeni biliyor ama çoğunlukla uygulamıyordu. Bu yüzden koyunun olmadığı yerde keçiye "Abdurrahman Çelebi" diyorlardı. Fakat anormallikler diyarında bırakın erdemli olmayı normal kalmak bile oldukça zor ve zorlaşıyor.

Ve "aynı" olmanın ilginç ve iğrenç cazibesi kaplamıştı herkesi. Esas inadım da bunaydı. Farklı olmak isyandı her zaman.

26 Ekim 2009
23:30 civarı

Zor

Alıştığın, aşina olduğun her şeyden uzaklaşıp yeni bir yerde yeni bir hayat kurmak kolay olmuyor.
İşin maddi boyutu bir yana, bu yeni duruma uyum sağlarken insan kendini oldukça yalnız hissediyor. Fakat insan soyunun bir özelliği var: Her şeye ama her şeye alışır. Hayata, ölüme, mucizelere, savaşa, cinayetlere, soygunlara, yanlışlara, sıkıntılara, zorluklara... Ve yalnızlığa da alışır.


2009 Eylül sonu

3 Ekim 2009 Cumartesi

Bu Yüzden

Sabah 9 civarı... Ana caddeden karşıya geçmek için bekliyorum. Arabalar durdu ama yayalara hâlen kırmızı yanıyor (Bu durumu hiç anlamam zaten). Doğal olarak hep beraber karşıya geçmeye başladık. Arkamdan bir erkek sesi: "Niye duruyorsun, geçsene!"... Ve bir hanım sesi cevap veriyor: "E kırmızı yanıyo ama...". Başta iki arkadaş kendi arasında şakalaşıyor sanmıştım ama erkek sesini yükseltmeye başlayıp hanım kız da "Bağırma!" diye çıkışınca ve biri sağımdan diğeri solumdan geçip gidince anladım durumu. Hanım kızın, arabalar durduğu ve diğer bütün yayalar karşıya geçmeye başladığı hâlde kaldırımda dikilip yeşil ışığı beklemesi birisini fena kızdırmıştı. "Sabah sabah ayar ediyolar adamı yav!" diyordu. Kız çıkıştıkça "Gonuşma, kes!" diye susturuyordu.

Evet, sorunumuz bu sanırım. Kurallar bizi "ayar ediyor". Kendi koyduğumuz kurallar bile ve hatta en çok da onlar. Her zaman bir şekilde kuralı aşmanın yolunu arıyoruz. Bu durum insan doğasının bir sonucu belki ama sanırım biz toplum olarak işin suyunu da çıkarmışız. Bunu yeşili beklemeyip kırmızı ışıkta geçme olayımıza bakarak söylemiyorum. Bu, sadece tipik bir örneği bu ayar olmanın.

Hanım kıza bağırdığı için hiç birimiz adamı terslememiştik, çünkü hepimiz bile bile yanlışı yapıyorduk, kendimizce sebepler bularak.

3 Mart 2009 Ankara

14 Eylül 2009 Pazartesi

Âyin odaklı inanış

6-7 ay önce bir gazetede 18. yüzyılın ünlü Alman filozofu Immanuael Kant'tan bir alıntıya rast gelmiş ve bir köşeye yazmıştım. Aslında sakladığım bu alıntı, birçok müslüman yazar tarafından da defalarca dile getirilen ortak bir gerçeğe işaret ediyor ancak bu durumun bir yabancı tarafından da kendi kültürü için tespit edilmiş olması paylaşmaya değer. Yani evet, gavur söyleyince daha anlamlı oluyor:

"İnanışlar ve törenler, dinin bir deneyi olarak, ahlaksal bir mükemmelliğin üstüne çıkmaya kalktı mı din kaybolmuş demektir. İsa, Tanrı ülkesini yeryüzüne yaklaştırmıştır; ama yanlış anlaşılmıştır. Ve Tanrı ülkesi yerine rahiplerin ülkesi kurulmuştur içimizde. İnanışlar ve dinsel törenler, iyi hayatın yerini yeniden almıştır. İnsanlar da dinle biraraya geleceğine, binlerce mezhebe ayrılmıştır."


Yine Kant'ın aşağıdaki görüşü de paylaşmaya ve üzerinde düşünmeye değer:

"Dünyada en iyi şey, kâr-zarar hesabı yapmadan 'iyi irade'ye tâbi olmak, 'iyi niyet'i izlemektir. Her insan, başkalarından öğrenmeksizin içinde hisseder bu iradeyi."


7 Temmuz 2009 Salı

Neydi...

"Neydi dertleri bize!..."

Üzerinden 16 yıl geçmiş olmasına rağmen acısı hiç dinmeyen Başbağlar Köyü'nden bir kadının hıçkırıklar içinde sorduğu soruydu bu. "Neydi dertleri bize..."

33 masum insan vahşice öldürüldü.

Sivas katliamından sadece 3 gün sonra. Ve yine Sivas katliamındaki gibi 33 insan.

Ve bugün bile bu oyunu göremeyip merhum Yazıcı'nın soğukta donarak ölmesini Sivas'ta yanarak can veren insanların intikamı gibi görenler...

Birilerinin bu ülke ile dertleri var ve halletmek için kaç kişinin öldüğü, ne kadar çok kişinin acı çektiğini hiç önemsemiyorlar. Gözümüze soka soka oynuyorlar oyunlarını ama artık görecek göz de kalmamış...

28 Haziran 2009 Pazar

Kağıt Gemi



İki akşamdır halk otobüsünde , otobüs biletinden kağıt gemi yapmaya çalışıyorum, eve giderken. Bügun başardım!
Kağıt kurbağa yapımıyla karıştırdığımdan, nasıl yapıldığını sürekli unuturum kağıt geminin. İnsan deli oluyor! Gerçekten. Ama artık yaptım ve mutluyum.
Bazen küçük bi kağıt parçası yeter mutlu olmaya.

Bu arada dikkat ettim de yazdığım çoğu şey otobüste geliyor aklıma. Yani insan otobüste ne çok (!) şey yapabilirmiş meğer. Ya da başka bi açıdan bakarsak otobüs-dolmuş yolculuğunda geçen süre ne kadar da uzun. En değerli vakitlerimiz otobüste-dolmuşta geçiyor belki de. Yani "yol"da.

Zaten hep "yol" değil midir bize öğreten, bizi güldüren, bizi öldüren.
Bazen insan biraz "durmak" istiyor. Zaten durmak da daha yavaş bir hareketten başka nedir ki? İşte o yüzden insan gerçekten durmak istiyor. Ama durursa üzerinde yolculuk ettiği kağıt gemiyle birlikte dibe batabilir. Korktuğu şey bu işte insanın. Halbuki "dip", korkulacak bir şey de değildir aslında. En güzel ve nadir canlılar okyanus derinliklerinde yaşar.
Peki sonuçta ne demek istiyorum. Bilmiyorum. Bilseydim yazmaz yapardım.

13 Şubat 2009
20:45

22 Haziran 2009 Pazartesi

Abi alsın...


Geçen gün mahallemizdeki küçük markette alışveriş yapıyorum. Benim yaşlarımda, en fazla benden bir-iki yaş küçük güzel bi hanım kız da alışveriş yapıyor. Ödemeyi yapacakken ben de kasanın yanındaydım. Marketçi abiye dönüp "Önce abi alsın" dedi benim için.
Anam!
Nasıl hissediceğimi şaşırdım. Ne diyceğimi bilemedim.
O an, işte o an, bir tutam kılın-tüyün insan ilişkilerindeki etkisini yeniden farkettim, üzülerek.
Zira biraz uzunca bıyık bırakmıştım bir süredir.
Ama yani bıyıklıyız diye hemen abi mi oluyoruz? Anlamadım gitti insanların bu bıyığa, sakala yaklaşımlarını.
O an aklıma hemen Karacaoğlan geldi. Lisede okuyup çok güldüğüm bi koşma'sı vardır rahmetlinin. Bi gün benim de başıma geleceğini nerden bilebilirdim. Şöyle biter koşması:

Karacaoğlan derki n'oldum n'olayım
Akar sularınan bende geleyim
Sakal seni makkabınan* yolayım
Bir kız bana emmi dedi n'eyleyim.


*cımbız

22 Mayıs 2009 Cuma

Nereye?!


"Az daha hızlı gitsem gitmiştin şimdi. Niye acele ediyosun? Nereye koşuyosun, nereye koşuyosun?"

Sabah işe giderken, Ulus'ta, caddeden karşıya geçmek için atılan genç hanıma, otobüs şoförünün söylenmesiydi bu sözler. "Nereye koşuyorsun"u ikinci defa söylediğinde öyle vurgulu söyledi ki, duysanız düşüncelere dalardınız hemen. "Nereye koşuyorum, nereye koşuyoruz, bu koşturmaca neden?" şeklinde entel sorular belirirdi aklınızda.
Şoför abinin bunu, yani günümüz insanının anlamsız koşturmacasını kastettiğini nereden mi biliyorum? Emin olun otobüs şoförleri bir şeye vurgu yaptıklarında onu anlarsınız. Hem de hemen...

15 Mayıs 2009 Cuma

Pipolu Taksici

Bugün Cuma'dan çıkmış ofise doğru gelirken yoldaki bir taksici dikkatimi çekti. Taksisinden inmiş, hemen önündeki aracın sahibine kızıyor. Artık onun yerine mi park etmiş nedir tam anlamadım. Ama dikkatimi çeken şey ağzındaki pipo oldu. Hayatımda ilk defa pipolu taksici gördüm. Bir yandan önündeki aracın sahibine kızıyor bir yandan da piposundan dumanlar çıkarıyordu.




Gaziosmanpaşa (Ankara) garip bir semt.

Ve pipolu taksicinin hemen ardından karşıma çıkan simitçi amca... 60'larında... Boş tablasıyla yanımdan geçiyor. Yüzündeki ifade beni darmadağın etti. Halen kurtulmuş değilim. Hayatımda bu kadar hüzün ve efkar dolu bir yüzü, bu kadar yakından görmemiştim hiç.


13 Mayıs 2009 Çarşamba

Saygının Kaynağı


Bugün akşam yedi buçuk gibi otobüsle eve dönüş yolundayım.

Karşımdaki koltuktaki amca, yanındaki (nispeten) gence dönerek: "Yer verdiğin için teşekkür ederim, çok yorulmuştum." şeklinde minnettarlığını bildiriyordu (Merak etmeyin, ben amcadan sonra oturmuştum, bazılarınız neden önce benim yer vermediğimi sorabilir). Amcanın teşekkür ettiği abinin cevabı şu oldu: "Rica ederim amca, yarın biz de yaşlanıcaz."

İlk başta sanki normal bi cevapmış gibi geliyor ama azıcık düşününce aslında çok büyük bi kabalık. Yani yapılan iyiliğin kaynağı - sebebi, yarın aynı duruma kişinin kendisinin de düşme ihtimali. Son derece faydacı bir yaklaşım. Yürekten yapılmıyor. Yarın bana da yer verilecek umuduyla yapılan bir "iyilik". Tabi bunda, "Siz de zaman gelecek yaşlanacaksınız elbet!" tarzında çıkışlar yapan amcaların ve teyzelerin rolü de büyük. Çocuklara da o şekilde öğretilmiyor mu? Yaşlı insanlara yer vermeliyiz ki yarın biz yaşlandığımızda bize de yer verilsin...

Acı bi durum aslında. En basit iyiliklerimizin bile ardında bir menfaat, bir karşılık deseni çıkıyor, nakış nakış işlenmiş olarak. Bir iyilik yapıyorsak gönülden olsun, pazarlıksız ve karşılıksız... Olmaz mı?

Bu faydasız yazıyı, yine bugün otobüsten Ulus'ta inip dolmuş durağına doğru yürürken duyduğum, bir gencin telefonda kız arkadaşına veya eşine sorduğu şu soruyla, anlamsız bi şekilde bitirmek istiyorum: "Dün yemek yedin mi hayatım? Yemek yedin mi?"

7 Mayıs 2009 Perşembe

Olmaz ki...

Evvelki gün otobüsle eve dönüyorum. Çoğu zamanki gibi otobüsün arka kapısı kenarında cama yaslanmış dikiliyorum.
Bir hanım, "modern" bir hanım... Hemen önümde, demirden tutunarak ayakta durmaya çalışıyor.
Burnu akıyor. Ama yanında bir peçete bulundurmaktan aciz. Rujunu asla eksik etmez yanından ama bir peçetesi yok.
Burnunu, demiri tuttuğu eliyle siliyor ve aynı eliyle yeniden demiri tutmaya devam ediyor. Hani olur, insan otobüste ayakta durmaya çalışırken bazen peçetesini çıkarmak zor olur ama hiç değilse öbür eline sil mübarek, koluna sil -vallahi daha temiz olur. Yani oraya buraya bulaştırmak mı gerek illa.

Tuhaf oldum. Daha önce burnunu eliyle silen nezle hanıma çok rastladım ama aynı eliyle otobüste tutunmaya devam edenini ilk defa gördüm. Bu bana geçen gün Cuma çıkışında kulağını karıştıran adamı hatırlattı birden ama iyice iğrençleşmek istemiyorum şimdi.
Kimseyi suçladığım falan da yok ama temiz olmak bu kadar mı ağır gelir insana yahu!


2 Mayıs 2009 Cumartesi

Sevmeyi Bilmek



2008 yılının ekim ayında mahallemizde gördüğüm bir yazı. Yazan çocuğun sevgiden ne anladığını bilemeyiz ama şu var ki çok doğru demiş.

26 Nisan 2009 Pazar

Doğru Söz

"Sözüm hakikat olsun da odun olsun tek."

Mehmet Âkif ERSOY

İnsan gençken idealist oluyor. Prensiplerinden ödün vermemeye çalışıyor; ama "iş hayatı" denen samimiyetsiz ve adaletsiz ortam, insanları; prensipleri-inançları için fedakârlık yapmaktan uzaklaştırıyor, en küçük fedakârlıktan bile. Daha önce yanlış olduğuna inandığı her şeyi bir vesile ve/veya mazeret ile yapmaya başlıyor. Bu acı bi durum.
Âkif merhumun bu sözü, bunları hatırlattı birden. Çünkü "yalan" dediğimiz şey, bu çağın en yaygın hastalığı, diğer bütün hastalıklardan daha tehlikeli ve bulaşıcı.

5 Şubat 2009 Perşembe

Geçici


Bu sabah otobüs beklerken, durakta iki abinin konuşmasında kulağıma sürekli takılan bir cümle vardı: "Para gelip geçici.". Nereye ne kadar ödemek zorunda kaldığını anlatırken hemen her cümle sonunda "Para dediğin nedir ki? Gelip geçici" diyordu. Ama ses tonundan ızdırabı anlaşılıyordu.

"Gelip geçici"... Evet, ama sadece para değil ki geçici olan.
Kardeşimin geçen gün gönderdiği Fight Clup repliklerinden bir alıntıyla son versem bu kısa yazıya, uygun olur sanırım:
"...hayatta elde edebileceğimiz her şeyin sonunda çöpe gideceğini anladığınız zaman ağlamak çok kolaydır."



28 Ocak 2009 Çarşamba

"Anı Yaşa"

Bi telefon operatörünün reklamlarında sıkça kullandığı söylem bu. "Anı yaşa".
Geçen gün Janis Joplin'in bi şarkısını dinlerken de rastladım bu felsefeye. Gerçi biraz farklıydı ama olsun temelde kastettiği anı yaşamaktı. Daha önce de büyük filozof ve şair Sâdî'nin bi kitabını okurken rastladım. O ünlü söylem: "Dün artık yok, yarın henüz gelmedi, o yüzden içinde bulunduğun anı en güzel şekilde değerlendir". Tabi ki "Anı yaşa" söyleminden baya farklı bu aslında. Vehimlerle yaşamamayı öğütlüyor temelde, geçmiş ve gelecek vehimleriyle.
Ama "Anı yaşa" denilince dün'ü ve yarın'ı salla gitsin şeklinde bir sonuç geliyor akla ilk olarak. Açıkçası son olarak da o geliyor :)

Peki bu karınca neden çalışıyor o zaman?
İnsanın farkı karınca kadar olamamak mı yoksa o bilinçsizlikte bir "çalışmak"tansa taş-toprak olmak daha mı iyi? Bilinçsiz de olsa hayatının tek anlamını başkaları için çalışmakta bulan, aslında bu şekilde kendi için de çalışmış olan bu küçük şey, bize ne öğretmeli? Kendini düşünmek aslında nedir? Başkalarını düşünmekten farklı mı?
Asıl amaç ne?

Yolun sonuna gelmeden, nereye gittiğini görmek çok mu zor?