22 Aralık 2013 Pazar

Sessizlik

"Sessizliğe inananlardan yanayım; bu konuda saatlerce konuşabilirim."

Bernard Shaw

23 Kasım 2013 Cumartesi

Yuva

Hani çayırlarda filan olur, böyle koparıp üflersin, ters şemsiye şeklinde bir demet tohum filizlenecek bir yer bulma ümidiyle havada uçuşur. Bunlar onlardan değil ama yine de ona benzer tohumlar ve sanırım hemen yakındaki at kestanesi ağacıyla bir ilgisi vardı. Bu arada at kestanesinin çiçeğini hiç gördünüz mü veya fark ettiniz mi bilmem ama benim için dünyanın en güzel çiçeklerinden. Neyse konu şu ki her neyin tohumuysa kendisinden yuva yapılamayacak kadar hafif ve uçucu bir malzeme. 
En küçük hücreden ve hatta atomdan tutun da galaksilere varıncaya kadar yaratılan her şey bir yuva kurma çabasıyla meşgul -belki de-. Ya da o kadar yüksekten uçmayalım ve örneğimiz üzerinden gidelim. Çalışkanlığın tüm klişe örneklerinin üzerinden verildiği bu mahluklar... Durun bi de arılar vardı de mi? Hatta asıl çalışkan olan arılardı, karıncalarsa toplama açısından daha çok kapitalizme, eşit paylaşım açısındansa komünizme örnek verilebilir. Şimdi bu açıdan bakınca 2008 yılında bir caminin bahçesinde çektiğim bu fotoğraf çok itici gelmeye başladı. Yeniden başa dönecek olursak bu bilinçsiz -görünen- varlıklarda bile bir yuva kurmanın, beraber ayakta ve hayatta kalma mücadelesinin eşsiz timsali gözlerimizin önüne seriliyor vefakat faydasız siyasi tartışmalarımız, birbirimize katlanamamaktan kaynaklanan çocuksu ama can yakan kavgalarımız, günlük basit ihtiyaçlarımız, heveslerimiz, özenmelerimiz ve tabi (kendi) cebimizi doldurma çabalarımızdan her gün tabiatın bize alenen gösterdiği bu manzaraların hiç birisi bize ilginç gelmiyor. 
Biz daha aile düzeyinde bile bu küçük yaratıkların seviyesine ulaşamadık ki toplum olarak veya insanlık olarak büyük bir yuva kuralım...

23 Ekim 2013 Çarşamba

Büyük hata...

"Sev çünkü sevmek en kolay" diyor ya şarkıda, gerçekten öyle. Seveceksin aga, ölümüne seveceksin, aptalca seveceksin, karşılıksız ve hatta köpekler gibi... (Her ne kadar genelleyerek anlatılacak olsa da bundan sonra yazılanlar kişisel tecrübe olduğundan, durum sizde böyle değilse lütfen nispet yapar gibi yorum yazmayın) Ama belli etmeyeceksin karşıya. Hele hele hayatında hiç evcil hayvanı olmamış hatta hiçbir hayvanın başını bile okşamamış bir sevgiliye bunu belli etmeyeceksin işte.  Çünkü hayatında anne-babasından başka kendisini karşılıksız ve böyle salakça seveni hiç olmamış birisi, seninle karşılaştığında ne yapacağını bilemez ve ayının yavrusunu severken öldürmesine benzer durumu.
Belli etmeyeceksin, belli ettiğin an "elde var bir" olursun ve senin için hiç bir çaba sarf etmesine gerek olmadığını anlayan bir sevgiliden daha fazla canını yakamaz hiç kimse... Uğruna her şeyinden, herkesinden vazgeçersin ama o senin için hiç bir şeyinden ve hiçkimsesinden vazgeçemez; çünkü biliyordur artık senin sevginin şartlara bağlı olmadığını, herhangi bir karşılık esasına dayanmadığını, ne yaparsa yapsın veya ne yapmazsa yapmasın senin sevginin her daim arttığını... Senin için çabalamasına gerek yoktur artık. Sen istersin ki klasik ve klişe kadın-erkek münasebetlerinden farklı olsun her şey ama öyle olmaz işte...
Konu sadece hanımlar veya sadece beylerle ilgili değil, sanırım insan olmak-lığın kaçınılmaz fıtrî sonucu bu. Çok temel bir menfaat ilişkisi bir bakıma. Elde etmek istediğiniz her şey zaten elinizde ise ve kaybolma ihtimali de yoksa neden daha fazla çaba sarf edesiniz ki? Salarsınız kendinizi, müebbet tatil...
Bazen düşünüyorum eğer beni de bu şekilde seven birisi olsaydı ben ne yapardım acaba? 



4 Ağustos 2013 Pazar

Beklenti

"Eğer aynı şeyleri tekrar tekrar yapıyor ve farklı sonuçlar bekliyorsanız, işte bu deliliğin ta kendisidir."

Varım Çünkü Varız adlı belgeselden

5 Temmuz 2013 Cuma

Yalancıyız!


Geçen hafta Cuma namazında, imam iki rekatta iki kısa ayet okumuştu ama hayatımdaki en etkileyici Cuma idi diyebilirim. İlk rekatta okuduğu ayetin anlamını temel Arapça bilgimle çat pat çıkarmıştım: "Ey iman edenler, sabır ve namazla O'ndan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara 153). İkinci rekatta okuduğunu ise çıkaramamıştım. Anlamını bilmeden kılınan namaz emin olun jimnastikten farksızdır. O yüzden çıkışta yanımızdaki Arapça bilen abimize sordum anlamını ve emin olun o olmasa gidip imama soracaktım. Anlamı şu dedi: "Ey iman edenler, neden söylediklerinizi yapmıyorsunuz?!". O sırada birkaç kişiydik ve anlamı duyunca bir-iki saniyeliğine toplu bir şok yaşadık veya ben öyle hissettim. Hâlen şoktan kurtulmuş sayılmam ve kurtulmak da istemiyorum. Sürekli okuyorum bu âyeti. Kısa bir araştırmayla Saf Suresinin 2. âyeti olduğunu öğrendim. Meallerdeki anlamı biraz daha farklı ama aynı kapıya çıkıyor:  "Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır." ( Saf 2-3).
Sanırım her öğretinin, ideolojinin, her inanç mensubunun en temel problemi bu: inandığı gibi yaşa(ya)mamak. Bu da takipçileri, söylediklerini yapmayan veya yapmayacaklarını söyleyen boş topluluklar haline dönüştürüyor. Getirilen her esas bir süre sonra ritüele dönüşüyor, amacın aslında ne olduğu bilinmez hale geliyor. Bazı kurallara inandığımızı, değer verdiğimizi; hayatımıza yön veren bazı erdemlerin, siyasi görüşlerin vs. olduğunu söylüyoruz ama ilk fırsatta onları manipüle eden yine biz oluyoruz. Bu nedenle hayata dair kurduğumuz her yapı "naylon" oluyor. Yani daha açık konuşalım: Yalancıyız! En basit ikili, üçlü, onlu insan ilişkilerimizden ülkeler arasında diplomatik ilişkilere varana kadar bu yalancılığı görmek için dâhi olmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. 

Bu Cuma farklı bir camideydim. İmamın, klişe olarak, yaklaşan Ramazan ayının önemi hakkındaki son derece iyi "yazılmış" hutbesinin sonunda okuduğu dua şuydu: "İlahî, orucu tuttur bize! İlahî, oruca tuttur bizi!"

Yaşamanın kendisi zaten klişelerin en büyüğü...

Her sene olduğu gibi bu sene de "hakkıyla oruç tutmak" üzerine bir torba laf edilecek. Bu fırsatın kaçırılmaması ile ilgili... Ama her sabah kendisine yeni bir fırsatın verildiğini fark edemeyen bizler, senede bir defa gelen bu fırsatı değerlendirme konusunda acaba klişelerden kurtulup, söylediklerimizi yapma konusunda bir adım olsun ileri gidebilecek miyiz, yoksa hem kendimizi hem etrafımızı kandırıp duracak mıyız?..

12 Mayıs 2013 Pazar

Âşık

Âşığın sevgilisi yanıbaşındadır, fakat onu hep arar. Irmak kenarında olduğu halde dudağı çatlak çatlak olandır âşık.
Aşıklar elbette su içer ama Nil kıyısında olsalar bile içtikçe artar susuzlukları.

Bostan




27 Nisan 2013 Cumartesi

İpek mendil

Türkünün adı bu... Geçmişi hakkında bilgi almak isteyenler Celal oğlan destanını araştırabilirler. Hüzünlüdür.
Ne yapalım, bu halkın kendini anlatan ünlü roman(cı)ları veya hikaye(ci)leri olmadı tarihte. İnsanlar türkülerle anlattılar herşeylerini. Aslında hemen hemen her halk için geçerli bu sanırım. Yani o insanların derdini herhangi bir halk şarkısı kadar iyi anlatamaz hiç bir şey...
Çalıp söylemeye çalıştım. Kaybetmek istemediğim bir acemilikle...

video

1 Nisan 2013 Pazartesi

Yunus'tan

Gerekmez dünyayı bize, çünkü bâki bünyâd değil
Bir kul bin de yaşar ise ölünce bir saat değil






Ey yârenler ey kardeşler korkarım ben ölem deyi
Öldüğüme kayırmazam, ettiğimi bulam deyi

Bir gün görünür gözüme, aybım vuralar yüzüme
Endişeden del'olmuşum, nidem ben ne kılam deyi

Eğer gerçek kul imişsem, ona kulluk kıla idim
Ağlayaydım bu dünyada, yarın onda gülem deyi

Hemin geldim bu dünyaya, nefsime kulluk eyleyi
İyi amel işlemedim, azaptan kurtulam deyi

Ey bîçare miskin Yunus, günahım çok neyleyeyim
Sığındım ol Allah'ıma, dedi hem afvedem deyi


6 Mart 2013 Çarşamba

Misket



Belki de bu kategori de ilk olarak anlatılması gereken konu misket olmalıydı ama geçti artık.
Eski çocuk oyunlarımızın güzelliğinden dem vurup o günleri yâd etmeyeceğim. Zaman değiştikçe günlük hayatın her safhası da değişiyor. Bu değişimleri hemen "doğru-yanlış" diye değerlendirirken çok dikkatli olmak lazım. Ben ailemden izin aldıkça bu eski oyunları oynardım ama benim ailem bu oyunları oynayarak büyümedi, onların aileleri de onların oyunlarını hiç oynamadı belki. Yani bugün bu eski oyunların değil de hiçbir amacı yokmuş gibi görünen sanal ortamlardaki aktivitelerin/oyunların yaygınlığını görüp peşin hüküm vermemek gerek. Bu neslin çocukları da birkaç nesil sonra ortaya çıkan oyunlar karşısında; tıpkı bu neslin oyunları hakkında peşin hüküm verenler gibi şaşırıp kalacaklar, kesinlikle. İnsan hayatı önlenemez bir hızda her geçen gün değişiyor, oyunların da bundan pay alması çok normaldir. Neyse daha fazla kafa ütülemeyim, zaten misket konusuna nerden başlayacağımı bile bilmiyorum. Ekip(man) bulsam şimdi bile oynarım, o kadar severim.

Doğru mudur bilemem ama Mısır’da bulunan bi çocuk mumyasının yanında da misket bulunmuş. Artık oynamak için mi kullanıyorlardı veya ne şekilde oynuyorlardı bilemem ama tüm dünyada bilinen en eski çocuk oyunlarından biri olduğu bir gerçek.

Misket, bilye, bilya, cicoz, cille ve yöreye göre değişen bi dünya ismi vardır belki de. Diğerleri neyse de "cicoz"u hiç duymadım, internet bilgisi. Bizim mahallede “misket” ve “bilye” kelimeleri kullanılırdı. Nasıl yapıldığı konusunda en ufak bir fikrim yoktu, hâlen de yok ve araştırarak olayın büyüsünü bozmak da istemiyorum. Lütfen siz de bozmayın. Bugün herkes her türlü bilgiye isteği anda ulaşabiliyor, bu bazen çok çirkin oluyor bence. Hayal kurmaya bile fırsatın kalmıyor. O mika misketlerin içine süt katıldığını filan zannederdim küçükken. İçindeki dalgalı şekillere büyülenmiş bi şekilde bakardım. Hiç iddialı bi oyuncu olmadım ve hiç o kadar çok misketim de olmadı. Yani bir avucu geçmedi tüm misketlerimin sayısı. Hatırlarım bazı çocuklar birkaç kavanoz miskete sahipti.
Herkesin hayalini süsleyen bazı misketler vardı. Aslında çocukların dünyasında farklılıklar daha fazla emin olun, büyüdükçe tek düzeleşiyoruz, hayallerimiz bile aynı oluyor. Kimisi mika misketlerin hastasıydı; kimi düz şeffaf cam misketleri, kimi ise demir misketleri severdi. Kimisi sadece büyüklüğüyle ilgilenirdi. Ben düz siyah cam misketlerin hastasıydım.

Ne biliyim, neresinden başlayım misketin? Yani bir çocuğun hayata dair temel unsurları öğrendiği en önemli oyundur belki de. Mesela sendeki misketleri beğenen arkadaşınla, senin onunkiler arasında sevdiklerini takas edersin, bazen çok sevdiğin arkadaşına hibe edersin, kazanırsın, kaybedersin ve bu şans değildir. Bileğinin, emeğinin, ortaya koyduğun sermeyenin ürünüdür kazancın. Mal edinme ile ilgili ilk fikirleri edinirsin, paylaşmayla ilgili… Her bir misketini ayrı ayrı tanırsın ama yeri gelir (çok nadir de olsa) gözünü karartıp saçarsın ortalığa, paylaşırsın. Ve ilginçtir ben mesela hiç misket satın almadım. Arkadaşımın verdiği birkaç misketle “oyuna” dâhil oldum ve kısa sürede bir avuç misketim oldu. Yani illa birileri satın alıyordu, şimdi hemen ideolojik düşünmeye gerek yok ama asıl olan piyasadakini paylaşmaktı oyuncularla. Misket dünyasındaki bu ortak dolaşımı belki de bir daha hayatımızın hiçbir safhasında göremeyiz.
İlk misketimi saklardım, onu riske etmez uğur gibi taşırdım yanımda. Aslına bakarsanız tüm çocukluk hayatım boyunca toplasanız on saat bile oyna(ya)mamışımdır ama düşünün bu bile beni bu kadar etkilemeye yetti, öyle bir oyun işte.
Ayrıca eski misketlerin de önemi vardır oyuncular için. Belli etmeseler de çocukça da olsa bir saygı duyulur çizik, kırık misketlere… Ha değişimlerde kıymeti olmazdı, eyvallah, ama değer verirdik be!
Her miskete özelliğine, desenine, malzemesine, büyüklüğüne göre farklı isimler verilirdi. Bu isimler genel kullanılan isimler olduğu kadar o yöre çocuklarının ve hatta bizzat misket sahibinin uydurduğu isimler bile olabiliyordu. Mesela atış yapmak için oyuncunun kendisine seçtiği ve devamlı kullandığı miskete “kafalık” denirdi ki bu ortak isimdi.
Bir sürü oyun çeşidi vardı. Sanırım hemen her çeşidini az da olsa oynadım. Şimdi burada oyunun tekniğini anlatacak halim yok, anlatmak da istemiyorum zaten. Nedir yani, al bi avuç misket, birkaç arkadaşını da kat yanına ve kendi oyununu oluştur ne olacak sanki… Amaç eğlenmek, dokunarak, hissederek, paylaşarak… Ama ismen de olsa yâd etmek isterim hani çeşitlerini: Kuyu, zehir, üçgen… Evet fazla sayamadım çünkü hatırlamıyorum.
Farklı farklı atış teknikleri de vardı. Oyunun çeşidine göre bazen tercihe kalan bazense mecburen yapılan atış şekilleriydi bunlar. Ben genelde yandaki resimdeki gibi atardım ama başparmağımın eklem yeriyle değil, doğrudan tırnağımla hız verirdim. Bazı arkadaşlar o eklem yeriyle öyle hızla ve öyle isabetli atışlar yaparlardı ki hayran kalırdım. Ve bazen de diğer oyuncular belirlerdi nasıl atış yapılacağını. Mesela sıra bana geldi diyelim, ama benim atış şeklimi belirlemeye fırsat kalmadan uyanıklardan biri yüksek sesle (bağırarak değil ama, her şeyin bi raconu var) benim atış şeklimi belirlerdi. Bu bazen atıcının yararına bazense zararına olabiliyordu. Bu atış şekilleri rastgele değildi, yani “amuda kalkarak” dese o şekilde atacak değiliz. Bazı kalıpları var. Basit gibi görünüyor ama kitabına göre oynamaya kalkınca, bilinmesi gereken o kadar çok kural var ki…  Bu kalıplardan bazıları şunlar:

El Üstü:
Bu ifade, daima atış yapan kişinin erken davranıp söylemeye çalıştığı anahtar sözcüktür. Çünkü her durumda atıcının yararınadır. Bir elimizin parmaklarını yere dikerek ve atışı yapacağımız elimizi işte bu parmaklarımızı diktiğimiz elimizin bilek kısmına getirerek atışı yapmamıza izin verir ki bu pozisyon, eli olabildiğince öne getirerek çeşitli mızıkçılıklar yapmamıza da imkân sağlar.

"Yerden" veya "El Altı":
El üstünün tam tersi olarak, atışı, elimizi yere tamamen yapıştırarak yapmamıza neden olan ve haliyle rakipler tarafından erken davranılarak söylenen atış şeklidir. Yerin eğimi, engelleri vb. özellikler karşısında her zaman atıcıyı dezavantajlı konumda bırakan ve isabet ihtimalini oldukça düşüren çok gıcık bi atış şeklidir.Sanırım sadece bir karış kadar mesafedeki hedefler için faydalı bir atış şekli.

Çer-çöp:
İlginç bir ifadedir ve önce kim söylerse ona fayda sağlar. Sıra sizdeyse ve ilk siz söyleyebildiyseniz atış yapacağınız alandaki istenmeyen malzemeleri yani çeri-çöpü temizleyebilirsiniz. Ama rakibiniz önce söylediyse, atış yaparken bu engelleri temizleyemezsiniz. Tabi böyle bir durum için gerçek toprak zeminler gerekiyor.

Bunların dışında da bir sürü ifade var ama hatırlamam çok zor. Ayrıca her çocuk oyununda olduğu gibi oynayan kişiler de bazı ek kurallar getirirlerdi. Örnek veremeyeceğim ama biz de yapardık.
Yazı uzun oldu ama bence hak eden bir konu.
Canım çekti ha şimdi.  Bi kaç kişi olsa da ütsem hepisini…

16 Şubat 2013 Cumartesi

Odun

(Tüm odunlara atıftır.)

"Meyve derdi olmayan ağaç odundur." demiş şair. Aslında nerden bakıldığına göre değişen bir önerme. Sanki odunun bir faydası yokmuş gibi anlaşılabilir. İnsan yaşamının şu anki standartlara ulaşmasında (en azından dünyanın bir kısmında), odunun ve dolayısıyla ateş gücünün ne kadar önemli olduğunu hatırlatmaya gerek yok. Tabi sadece insan yaşamı değil tüm tabiat için de odunun anlamı büyüktür. Ama bu kadar geniş düşünmeye dahi gerek kalmadan sırf odun'u veya kerestesi için üretilen ağaçların da olduğunu düşünmek bile kâfîdir. Yani fayda sağlamanın esas unsuru "meyve" vermek değildir, ya da en azından hem maddi hem de manevi açıdan akla ilk gelen anlamıyla "meyve" vermek değildir. İnsan hayatı da çok farklı sayılmaz. Herkes "meyve" ağacı olursa... Ama durun bu açıklama insanları sınıflara bölen, zengin-fakir ayırımını dahi meşru gösteren gerek doğu gerek batı felsefelerine götürebilir bizi. Olay şu ki, insan hayatı da tabiattaki diğer tüm hayatlar gibi çeşit çeşittir. Ancak insanınki, çeşitler arası geçişlerin muazzam olabileceği bir formda ve belki de gerekliliktedir. 
"Meyve verme"nin aslında ne anlama geldiğini ve de gelebileceğini düşündüğümüzde şu gerçek çıkar karşımıza: Meyve vermeyen ağaç yoktur. Bu gerçeği fark edebilmek için, belgesel seyretmek veya botanik okumak da gerekmiyor.
Önermemize dönersek, sanırım buradan çıkaracağımız dersler şu cümle ile başlamalı: Odun bile olamayan bir insan...

8 Şubat 2013 Cuma

Alıntı

Mutlu edemeyeceksen, meşgul de etmeyeceksin.





Özdemir Asaf

(Alıntıdır, tüm alınanlara...)

21 Ocak 2013 Pazartesi

Feda-kârlık

Üzerine alınan tüm feda-kâr insanlara gelsin...


Ve fedakarlığı bu şekilde paylaşmak zorunda olanlara...

8 Ocak 2013 Salı

Hakaret Kalıpları...

Kimse mükemmel değil (şükür ki). Dedem de değil tabi ki; ama mükemmel olmaması kendisinden öğrenecek hiç bir şey olmadığı anlamına da gelmez. Her birimizin bir diğerimize üstün olduğu yönler mutlaka vardır. Gerçi olayı bir üstünlük olarak değerlendirmek de doğru değil. Herkesin şartları, fırsatları farklı. Fakat şu gerçek ki: hepimizin birbirimizden alacağı çok şey var.
Bu bir çuval lafı niye ettim: "İyi ki bi deden var ha! Ne adammış be!" diye sitemler gelmesin için...

Bir kaç tane hakaret öğrendim dedemden. Keşke ben de en kızdığım anlarımda dahi dedem gibi dua ederek hakaret edebilsem. Kullandığı hakaret kalıplarından en sevdiklerim şu ikisi:
- Vay evine buğday yağasıca vay!
- Seni gidi namus deposu seni!

Tabi içinden geçirdiği ile dilinden çıkardığı şeyler aynı olmayabilir. Yani sövmek istediği bir anda, dilinden buğday yağmuru duası dökülüyor. Gönül ile dil uyuşmuyor ama ne biliyim, ben seviyorum onun bu durumunu. Özellikle çocukların yanında daha dikkatli oluyor. Eminim o da hemen herkes gibi bi zamanlar küfürlü konuşuyordu. Neyse, lafı nereye getireceğimi bilemedim. Zaten amacım bi yere getirmek de değildi hani.

Cenap Şahabettin'indi sanırım:
"Akıl yaşta değil baştadır, ama aklı başa yaş getirir."

Bitti.