tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2019 Pazartesi

Çocuktan Öğrendim - Tarih Nedir?

Çocuk kanalında tarih belgeseli seyrederken:

- Babacım, çok güzel bi vay bi yok anlatıyoy
(Bi var bi yok: Masal)
- Hayır oğlum tarih anlatıyor. Geçmişte yaşanmış şeyleri anlatıyor.
- Babacım tayih en güzel masaldıy...
Devamı »

18 Mart 2018 Pazar

Çanakkale geçilmedi (mi)

Baştan şerh düşmekte fayda görüyorum. Bu yazının amacı kesinlikle bu büyük mücadeleye, kahramanlığa herhangi bir leke sürmek veya çamur atmak değildir. Bu toprakların en cesur, en fedakâr ve hatta en aydın insanları hak bir dava uğrunda, bir insanın ömründe verebileceği en büyük şeyi yani canlarını vererek “Allah yolunda öldürülenler” mertebesine ulaştılar. Yazının amacı, her konuda olması gerektiği gibi bu konuda da duygusal, hamasi ve aşırı söylemlerden uzak durarak bir bakış açısı geliştirmeye çalışmaktır.
Çanakkale Savaşı’nda yaklaşık olarak müttefiklerin 252.000, Osmanlı’nın ise 250.000 kayıp verdiği yaygın bir söylem ise de Genelkurmay Başkanlığı'nın 1980'de* yayımladığı “Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi 5. Cilt 3. Kitap”ta geçen bilgilere göre şehitlerimizle ilgili kayıt altına alınmış şehit rakamı 57.263’tür. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Osmanlı kayıtlarının sadece savaş esnasında ölenleri şehit olarak kaydettiğidir. Yaygın olarak bilinen 250.000 sayısına ise çeşitli şekillerde tespit edilen esirler, yaralılar, kayıplar ve hastanede ölenlerin toplanmasıyla ulaşılıyor. Her nasıl hesaplanırsa hesaplansın her iki taraftan da oldukça yüksek sayıda insanın hayatını kaybettiği bir gerçektir. Ancak yine buradaki rakamlardan daha büyük kayıplar verdiğimiz cepheler de mevcuttur.
“Sayıların bir önemi yok, nicelik değil nitelik önemli” tarzında eleştiriler getirilebilir ancak bu büyük mücadeyi bile yorumlarken, anlamaya çalışırken, yanlış veya yanlış anlaşılan veriler üzerinden değerlendirme yapmamız, doğru bir bakış açısı geliştirmemizi engelleyecektir. Ayrıca bu savaşla ilgili birkaç kitap okuyan herkes, zaten sayıların çok ötesinde bir destanın yazıldığı gerçeğiyle karşılacaktır. Sadece 27. Alayı okumak bile kahramanlığın seviyesini bize gösterecektir.
İyi hatırlıyorum, üniversitede inkılâp tarihi dersinde ismini hatırlayamadığım ama ilginçtir milliyetçi bir meşrebi olan hocamız şöyle sormuştu: “Sizce Çanakkale gerçekten geçilemedi mi? Bunu düşünmenizi istiyorum. Çanakkale geçilemedi ama zaferden sonra daha birkaç yıl geçmişken itilaf güçleri, bir tek top bile atmadan yine Çanakkale boğazından gemileriyle geçirdikleri binlerce asker ve yerli işbirlikçileriyle (Rumlar’ı kast ediyor) İstanbul’u işgal etti.”
Koca amfide bir süre sessizlik oldu. Sonra hoca konuyu değiştirdi ama hepimizin aklına birçok soru takılmıştı artık, sanırım istediği de buydu hocanın. Hüküm sahibi değil fikir sahibi olmamızı istiyordu.
Kronoloji tarihi anlamada bize ışık tutan etmenlerin başında gelir. Çanakkale savaşı bilindiği üzere 1915-1916 yıllarında yaşandı ve “bizim açımızdan “zafer”le sonuçlandı. 13 Mart 1918’de itilaf devletlerinin donanmaları Mondros Ateşkes Antlaşmasına dayanarak zaten boğaza çöreklenmişlerdi. Fiili işgalin başladığı 16 Mart 1920’den 6 Ekim 1923’e kadar, yani yaklaşık 5 yıl boyunca İstanbul resmi olarak işgal altında tutulmuş, boğazlarsa 1936’ya kadar İngilizlerin yönetiminde kalmıştır.
Sorumuzun üzerinde düşünecek olursak Çanakkale gerçekten geçil(e)memiş midir? Tabi ki eğer Çanakkale’de bu kadar kayıp vermeselerdi itilaf güçlerinin Anadolu’nun tamamını ele geçirmesi işten bile olmayacaktı. Zaten işgal altında tuttukları İstanbul’u tamamen ele geçirmemelerinin sebebi, Mondros şartlarına uymaktan ziyade, birçok cephede yaptıkları işgaller sonucu oldukça yıpranmış olmaları ve paylaşım noktasında birbirlerine üstünlük sağlayacak durumda olmamalarıdır desek çok da hatalı bir tespit yapmış olmayız. Zira Büyük Taarruz sonrası Türk ordusunun Eylül 1922’de İzmir’e girmesiyle batı bölgelerindeki işgal de etkisiz hale gelmişti. Bu konuda bazı komplo teorisi tarzında katı görüşler var, bütün millî mücadelenin bir dümen olduğunda dair. Bunlar dikkatle incelenmeli çünkü cevabı zor ciddi sorular barındırıyorlar ancak ben bu görüşleri çok faydalı bulmuyorum. Bu görüşlerde yer alan, Çanakkale savaşının itilaf güçleri tarafından Osmanlı’nın diğer cephelerde mücadele edememesi için tüm gücünü zayıflatmak amaçlı yapıldığı fikri, en dikkate değer çıkarım olarak karşımıza çıkıyor. İngilizlerin bu konu ile ilgili hazırladıkları bir kitaba verdikleri isme bakınız: “Yenilginin zaferi”
İtilaf devletleri -en azından Anadolu için- belki fiziksel bir ele geçirme yap(a)madılar ama kurulan yeni ülkenin benimsediği tüm değerler ve yaptığı yüzyıllık bağlayıcı anlaşmalarla, hem bir toplumun gelecek planlamasını, vizyonunu kendi medeniyetlerine entegre ettiler hem de Osmanlı’ya ait ne varsa silinmesine önayak olarak, yeni kurulan devletin sırtını tamamen doğuya, yüzünü ise kendi katiline, yani batıya dönmesini sağladılar. Bunu bilinçli ve planlı yapıp yapmadıkları konusu derin bir araştırma konusu olduğundan bu yazıyı aşıyor. Ayrıca her alanda kendini gösteren o zamanki mevcut kokuşmuş yapının da kurucu iradenin, geçmişe ait ne varsa silip atma ve yepyeni bir devlet oluşturma politikasına sebebiyet verdiği de bir gerçektir. Aslında bu yönelimi Tanzimat öncesine götürmek bile mümkün. Zayıflayan bir devletin, çözümü güçlü devletlerin yaptıklarında araması, aydınlarını buralarda eğitmesi çok şaşılacak bir durum değildir. Ancak aynı şekilde, bu ülkelerde eğitim görüp ülkesine dönenlerin mukallit bir vizyonla ülkeyi şekillendirmesi de şaşılacak bir durum değildir. Bugünden düne bakarak yargılamak kolay olduğundan amacımız yargılamak değil, anlamaya çalışmak olmalı. Bu nedenle geçmişimizi incelerken, anlatırken ve onunla övünürken her zamankinden çok daha mutedil bir dil kullanmalı, ideolojilerimizi bir kenara bırakarak daha akıllı davranmalıyız. Bakınız bu coğrafyadaki oyunlar hâlen bitmiş değil. Aynı itilaf ekibine yeni ve daha barbar bir devlet eklenmiş durumda ve onlarca yıldır bu coğrafyayı şekillendiriyor. Artık fiziksel işgal etmeyi de bıraktılar, bizi birbirimize kırdırıyorlar.
Geçmişimizle övünmeyi veya onu yerin dibine geçirmeyi biraz kenarı bırakıp; korkmadan, çekinmeden gerçek tarihimizi araştırarak, ondan ders alarak, art niyetli veya bilinçsizce yapılan yanlışları tekrar etmekten kaçınarak ve mücadelelerimizi, kahramanlıklarımızı örnek alarak, gerek yönetici gerekse halk olarak buna göre bir yaklaşım sergilemeye, politika üretmeye çalışmalıyız.
Hak yolunda canını veren tüm insanların ruhu şâd olsun.

Devamı »

6 Mart 2013 Çarşamba

Misket



Belki de bu kategori de ilk olarak anlatılması gereken konu misket olmalıydı ama geçti artık.
Eski çocuk oyunlarımızın güzelliğinden dem vurup o günleri yâd etmeyeceğim. Zaman değiştikçe günlük hayatın her safhası da değişiyor. Bu değişimleri hemen "doğru-yanlış" diye değerlendirirken çok dikkatli olmak lazım. 
Ben ailemden izin aldıkça bu eski oyunları oynardım ama benim ailem bu oyunları oynayarak büyümedi, onların aileleri de onların oyunlarını hiç oynamadı belki. Yani bugün bu eski oyunların değil de hiçbir amacı yokmuş gibi görünen sanal ortamlardaki aktivitelerin/oyunların yaygınlığını görüp peşin hüküm vermemek gerek. Bu neslin çocukları da birkaç nesil sonra ortaya çıkan oyunlar karşısında; tıpkı bu neslin oyunları hakkında peşin hüküm verenler gibi şaşırıp kalacaklar, kesinlikle. İnsan hayatı önlenemez bir hızda her geçen gün değişiyor, oyunların da bundan pay alması çok normaldir. Neyse daha fazla kafa ütülemeyim, zaten misket konusuna nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. Ekip(man) bulsam şimdi bile oynarım, o kadar severim.

Doğru mudur bilemem ama Mısır’da bulunan bir çocuk mumyasının yanında da misket bulunmuş. Artık oynamak için mi kullanıyorlardı veya ne şekilde oynuyorlardı bilemem ama tüm dünyada bilinen en eski çocuk oyunlarından biri olduğu bir gerçek.

Misket, bilye, bilya, cicoz, cille, mile ve yöreye göre değişen daha birçok ismi var. Diğerleri neyse de "cicoz"u hiç duymamıştım, internet bilgisi. Bizim mahallede “misket” ve “bilye” kelimeleri kullanılırdı. Nasıl yapıldığı konusunda en ufak bir fikrim yoktu, hâlen de yok ve araştırarak olayın büyüsünü bozmak da istemiyorum. Lütfen siz de bozmayın. Bugün herkes her türlü bilgiye isteği anda ulaşabiliyor, bu bazen çok çirkin oluyor bence. Hayal kurmaya bile fırsatın kalmıyor. O mika misketlerin içine süt katıldığını filan zannederdim küçükken. İçindeki dalgalı şekillere büyülenmiş bir şekilde bakardım. Hiç iddialı bir oyuncu olmadım ve hiç o kadar çok misketim de olmadı. Yani bir avucu geçmedi tüm misketlerimin sayısı. Hatırlarım bazı çocuklar birkaç kavanoz miskete sahipti.
Herkesin hayalini süsleyen bazı misketler vardı. Aslında çocukların dünyasında farklılıklar daha fazla emin olun, büyüdükçe tekdüzeleşiyoruz, hayallerimiz bile aynı oluyor. Kimisi mika misketlerin hastasıydı; kimi düz şeffaf cam misketleri, kimi ise demir misketleri severdi. Kimisi sadece büyüklüğüyle ilgilenirdi. Ben düz siyah cam misketlerin hastasıydım.

Ne biliyim, neresinden başlayım misketin? Yani bir çocuğun hayata dair temel unsurları öğrendiği en önemli oyundur belki de. Mesela sendeki misketleri beğenen arkadaşınla, senin onunkiler arasında sevdiklerini takas edersin, bazen çok sevdiğin arkadaşına hibe edersin, kazanırsın, kaybedersin ve bu şans değildir. Bileğinin, emeğinin, ortaya koyduğun sermeyenin ürünüdür kazancın. Mal edinme ile ilgili ilk fikirleri edinirsin, paylaşmayla ilgili… Her bir misketini ayrı ayrı tanırsın ama yeri gelir (çok nadir de olsa) gözünü karartıp saçarsın ortalığa, paylaşırsın. Ve ilginçtir ben mesela hiç misket satın almadım. Arkadaşımın verdiği birkaç misketle “oyuna” dâhil oldum ve kısa sürede bir avuç misketim oldu. Yani illa birileri satın alıyordu, şimdi hemen ideolojik düşünmeye gerek yok ama asıl olan piyasadakini paylaşmaktı oyuncularla. Misket dünyasındaki bu ortak dolaşımı belki de bir daha hayatımızın hiçbir safhasında göremeyiz.
İlk misketimi saklardım, onu riske etmez uğur gibi taşırdım yanımda. Aslına bakarsanız tüm çocukluk hayatım boyunca toplasanız on saat bile oyna(ya)mamışımdır ama düşünün bu bile beni bu kadar etkilemeye yetti, öyle bir oyun işte.
Ayrıca eski misketlerin de önemi vardır oyuncular için. Belli etmeseler de çocukça da olsa bir saygı duyulur çizik, kırık misketlere… Ha değişimlerde kıymeti olmazdı, eyvallah, ama değer verirdik be!
Her miskete özelliğine, desenine, malzemesine, büyüklüğüne göre farklı isimler verilirdi. Bu isimler genel kullanılan isimler olduğu kadar o yöre çocuklarının ve hatta bizzat misket sahibinin uydurduğu isimler bile olabiliyordu. Mesela atış yapmak için oyuncunun kendisine seçtiği ve devamlı kullandığı miskete “kafalık” denirdi ki bu ortak isimdi.
Bir sürü oyun çeşidi vardı. Sanırım hemen her çeşidini az da olsa oynadım. Şimdi burada oyunun tekniğini anlatacak halim yok, anlatmak da istemiyorum zaten. Nedir yani, al bi avuç misket, birkaç arkadaşını da kat yanına ve kendi oyununu oluştur ne olacak sanki… Amaç eğlenmek, dokunarak, hissederek, paylaşarak… Ama ismen de olsa yâd etmek isterim misket oyunu çeşitlerini: Kuyu, zehir, üçgen… Evet fazla sayamadım çünkü hatırlamıyorum :)
Farklı farklı atış teknikleri de vardı. Oyunun çeşidine göre bazen tercihe kalan bazense mecburen yapılan atış şekilleriydi bunlar. Ben genelde yandaki resimdeki gibi atardım ama başparmağımın eklem yeriyle değil, doğrudan tırnağımla hız verirdim. Bazı arkadaşlar o eklem yeriyle öyle hızla ve öyle isabetli atışlar yaparlardı ki hayran kalırdım. Ve bazen de diğer oyuncular belirlerdi nasıl atış yapılacağını. Mesela sıra bana geldi diyelim, ama benim atış şeklimi belirlemeye fırsat kalmadan uyanıklardan biri yüksek sesle (bağırarak değil ama, her şeyin bir raconu var) benim atış şeklimi belirlerdi. Bu bazen atıcının yararına bazense zararına olabiliyordu. Bu atış şekilleri rastgele değildi, yani “amuda kalkarak” dese o şekilde atacak değiliz. Bazı kalıpları var. Basit gibi görünüyor ama kitabına göre oynamaya kalkınca, bilinmesi gereken o kadar çok kural var ki.  Bu kalıplardan bazıları şunlar:

El Üstü:
Bu ifade, daima atış yapan kişinin erken davranıp söylemeye çalıştığı anahtar sözcüktür. Çünkü her durumda atıcının yararınadır. Bir elimizin parmaklarını yere dikerek ve atışı yapacağımız elimizi işte bu parmaklarımızı diktiğimiz elimizin bilek kısmına getirerek atışı yapmamıza izin verir ki bu pozisyon, eli olabildiğince öne getirerek çeşitli mızıkçılıklar yapmamıza da imkân sağlar.

"Yerden" veya "El Altı":
El üstünün tam tersi olarak, atışı, elimizi yere tamamen yapıştırarak yapmamıza neden olan ve haliyle rakipler tarafından erken davranılarak söylenen atış şeklidir. Yerin eğimi, engelleri vb. özellikler karşısında her zaman atıcıyı dezavantajlı konumda bırakan ve isabet ihtimalini oldukça düşüren çok gıcık bir atış şeklidir.Sanırım sadece bir karış kadar mesafedeki hedeflerde atıcıya fayda sağlıyordu.

Çer-çöp:
İlginç bir ifadedir ve önce kim söylerse ona fayda sağlar. Sıra sizdeyse ve ilk siz söyleyebildiyseniz atış yapacağınız alandaki istenmeyen malzemeleri yani çeri-çöpü temizleyebilirsiniz. Ama rakibiniz önce söylediyse, atış yaparken bu engelleri temizleyemezsiniz. Tabi böyle bir durum için gerçek toprak zeminler gerekiyor.

Bunların dışında da bir sürü ifade var ama hatırlamam çok zor. Ayrıca her çocuk oyununda olduğu gibi oynayan kişiler de bazı ek kurallar getirirlerdi. Örnek veremeyeceğim ama biz de yapardık.
Yazı uzun oldu ama bence hak eden bir konu.
Canım çekti ha şimdi.  Bi kaç kişi olsa da ütsem hepisini…

Devamı »

21 Temmuz 2011 Perşembe

Tornet


Çeşitli semtlerde “bilyeli”de denir. Mahalleli çocukların F-1 yarış arabalarıdır. Bol yokuşlu yerlerde sık rastlarsınız, yani rastlardınız.
Oturak olarak kullanacağınız bir tahtanın ön ve arka altına iki çubuk çakar, bu çubukların ucuna da teker yerine geçecek birer bilyeli rulman takarsınız. Dönüş kontrolü için bazılarında ön takım ayakla yönlendirilebilecek şekilde çakılmış olur. Çocuğun hayal gücüne göre ve çeşitli kanallardan (baba, dayı, marangoz amca vb.) aldığı desteğe göre çok farklı tornet modelleri de ortaya çıkar. Tornet önüne araba markası yapıştırmalar, oturak yerine minder çakmalar, rulman yerine özel tekerler takmalar veya işi abartıp 5-6 rulman takmalar filan...

Eskiden bu bilyeli rulmanları bakkallar satardı, şimdi var mıdır bilmiyorum ama bir bakkal bulduğum ilk anda soracağım.

Herkesin tornet yapma imkanı olmazdı bu yüzden çoğu çocuk bu rulmanları fırlatarak onun dönerek gitmesinden aldığı hazla yetinmeye çalışırdı. Ben de bir süre böyle yapmıştım.
 










Devamı »

Çok okunanlar

Geçmişi unutma

Kim terörist

Kim terörist