5 Eylül 2008 Cuma

Vicdanî Retçiler-Vicdansız Retçiler*

Askerlik bence gerekli bir müessesedir. Burada eleştirdiğimiz şey toplumun bazı konulardaki (aslında çoğu konudaki) ikircikli tavrı, başka değil. Samimi olmayan bir toplumun başına da samimi olmayan insanlar gelir işte.
Askere gidip gitmeme konusunun kişilerin iradesine bırakılması, tartışılabilir bir konu tabi ki ama burada asıl vurgalamak istediğimiz şey başka. Sözü fazla uzatmadan yazımızı sunuyoruz.


(28 Eylül 2006)

İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke'nin 7 Ekim 1996 tarihinde TCK m.155'deki "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle, Askeri Ceza Kanunu m.58'de düzenlenen "milli mukavemeti kırma" fiiline dayanılarak tutuklanması ile birlikte ülkenin siyasal gündemine "vicdani ret" kavramı ilk kez girmiş oldu. Aslında daha öncesi de var ama bunlara değinmek istemiyorum. Keza AİHM’de açılan dava ve sonucuna da değinmeyeceğim. Çünkü asıl anlatmak istediğim başka şeyler var. İlk defa ben dile getirmiyorum tabiî ki ancak bunlar ne kadar çok yazılır ve yayılırsa o kadar etkili olur. Hatta benim gibi toy bir üniversite öğrencisinin bile naçizâne bir katkısı olabilir bu konuda. Tabi vatan haini ilan edilme ihtimalimiz de oldukça yüksek.

Vicdanî retçiler tabi ki büyük tepkiyle karşılandı: Vatan haini ilan edildiler, en ağır hakaretlere maruz kaldılar, dayak yediler, hapishanelere atıldılar, oralarda linç tehlikesi yaşadılar. Aksi olsaydı şaşırmak gerekirdi zaten. Her türlü haksızlığı sineye çeken bir toplum… Fakat bir kutsalına (!) dokununca; feverânlar, vaveylâlar, her türlü eleştiri (Topyekun değil tabi ki; genel olarak, daha doğrusu “etkili genel” olarak)… “Ya sev, ya terk et!”ler… Fakat esas sorun bu değil. Sorun şu ki, bu kadar velveleyi koparanlar, askerliğe karşı, o bağırıp çağırdıkları insanlardan daha fazla bir sevgi de beslememektedirler. Belki de daha fazla nefret ediyorlardır. Fakat kendilerinin söylemeye cesaret edemediklerini başkaları haykırınca, ağırlarına gidiyor olmalı. Sürü psikolojisiyle kalabalığa katılıp, önlerine geleni vatan haini ilan ediyorlar. Mutlaka hepsi aynı değildir. İçlerinde büyük bir samimiyetle ve inanarak vicdanî retçilere karşı çıkanlar vardır, olmalıdır. Ancak sesi en çok çıkan, en çok ve en ağır hakaretleri yapan şahıslara bakıldığında, bir ikiyüzlülük hemen dikkat çeker. Az önce vicdanî retçilere ağzına geleni söyleyen vatandaş; birkaç dakika sonra, askerliği en kısa yoldan nasıl yapabilir, hatta hiç yapmamak için nerden ve kimden hangi ebatta torpil bulabilir, çürüğe çıkmak için nasıl bir dümen çevirebilir onun hesabını yapmaya başlar. Bu durumda kim vatan haini olmaktadır? Vatan hainliğinin tek göstergesi, askere gitmeyi reddetmek midir? Veya ülkesini sevmenin tek kanıtı asker olmak mıdır? Her önüne gelene vatan haini yaftasını yapıştırmak, bu memleketteki bazı gruplar için, doktora tezlerine konu olacak bir rahatsızlık olsa gerektir. Konunun yönetim boyutuna baktığımızda ise; bir yandan “hak ve hürriyetler” den bahsetmek, bir yandan da vatandaşlarına vicdanen istemedikleri bir hizmeti zorla gördürmek, ancak diktatörlüklerde görülen bir uygulamadır. “Bu millet, asker-millettir. Bunlar, bu toplumun yapısından bîhaber insanların yorumları… Bakın dünyada…” gibi argümanlarla bu duruma açıklık getiremezsiniz. Ferd, askerlik yapmak istemiyorsa, bunu özgürce söyleyebilmeli ve neticede kendisine askerlik yapmama hakkı verilmelidir. “O zaman askerlik yapacak kimse bulamazsın, ülke sahipsiz kalır!” cevabı ise, övünülüp durulan şeylere esas hakaret olur. Meğer ki bir savaş hâli olsun, bir vatandaş ülkesi için herhangi bir sebepten dolayı savaşmak istemiyorsa, bu hak ona verilmelidir. Bu; ABD’nin Vietnam’da, Somali’de, Afganistan’da, Irak’ta; Rusya’nın Çeçenistan’da, Türkiye’nin Kore’de veya Lübnan’daki iç çatışmalar sırasında Hıristiyanlara uçaklarla yaptığı mühimmat yardımında olduğu gibi insan vicdanının kabul edemeyeceği bir savaş veya görev de olabilir; ülkenin kurtuluş savaşı da. Zira isteksiz ve inançsız askerlerle dolu bir ordu, kendisinden on kat küçük bir birliğe yenilebilir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Bu durumda istemeyen kişileri de orduya almak, insan kıyımını artırmaktan başka ne olabilir? Hem zaten herhangi bir vicdanî sebepten dolayı orduya katılmak veya savaşta yer almak istemeyen insanları zorla buna mecbur etmek; ne dinimize ne kültürümüze ve ne de akla-mantığa uyar. Tamam askerliğin düşünemeyeceğimiz kadar çok faydası olabilir insanlara, ancak dayatmanın hiçbir anlamı yok. Keşke vicdanî retçiliğe karşı olanların hepsinin veya çoğunluğunun samimiyetine inanabilsem. Ancak toplum olarak hemen her konuda gösterdiğimiz kaypaklık, burada da kendini gösteriyor. Sürekli eleştirdiğimiz çarpıklıkların kaynağında ve idamesinde biz varız. Söylediklerimiz yaptıklarımızla uyuşmuyor. Ne sosyal ne de siyasî hayatta onurumuzla ilerleyebiliyoruz. Bu yalancı yüzümüz değişmedikçe de miras aldığımız ve her saniye bir tuğlasını yok ettiğimiz bu büyük medeniyetin, bu değerlerin, bu inancın esâmesi okunmayacak. Binayı yıktık, temeli de sökersek yeni bir bina inşa edemeyiz.

Merak ediyorum, acaba askerlik isteğe bağlı bir hâle gelse, o vatansever insanların kaçı kendi isteğiyle askere gider? Bu vatan evlatlarının hiçbirisinin bu görevden kaçmayacağına inanılıyorsa o zaman neden askerlik mecburî hizmet? O zaman adama şöyle sormazlar mı: “E kardeşim onlar vicdanî retçi, peki siz nesiniz? Vicdansız retçi mi?”


* Babamın karşılaştırmasıdır, sağ olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder